ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine ÷zlem..
  3.3.6.2. HER AYETİN ZAHİRİ VE BÂTINI VARDIR devam2
 

 

 (...) "Sin" harfi "Sad" harfinin altında gizlenmesi ve "Sad" görünmesinin iki sebebi var: (...)[1]

"Sîn" harfi, "sād" harfinin altına gizlenir, olur biter...

Bununla da kalınmamış, -hâşâ- Said Nursî Kur'an’a ibra ettirilmiştir!...

Ee, madem Kur'an ona (ﺪﻳﻌﺳ) demiş, elbette o mes'uttur, mübarektir, bahtiyardır, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmıştır ve madem Kur'an ona (ﺪﻳﻌ) demiş, elbette o temizdir, toprak gibi alçak gönüllüdür, hodbinlikten uzaktır.

 

Ancak, Kur'an’a bunları söylettirmekle yetinmezler; Said Nursî hadisten de nasibini almalıdır. Hadiste de -hangi hadisse- ona "Seyyid" denilmiştir, elbette o efendidir, reistir, hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelmiştir!...[2]

 

Hâlbuki, "'sîn', 'sād'ın kardeşidir; altına gizlenmiştir" şeklinde çırpınışlara hiç de gerek yoktur. Çünkü, Kur'an’da "sa’id" kelimesi Hûd, 11/105’te aynen geçmektedir. Fark mı etmediler, yaptıkları hesaplar mı tutmadı, yoksa "bu ayette 'said' açıkça geçiyor, bize şifreli bir şey lâzım" diye mi düşündüler, bilemiyoruz.

 

Ayet, açıkça abdestten, gusülden, teyemmümden bahsetmektedir. Oysa Nur Risaleleri’ne göre; ayetteki "eğer hasta iseniz" anlamına gelen "ve in küntüm merzâ" cümlesi "dalâlet ehli tarafından artırılan manevî hastalıkların büyük bir kısmı, Nur Risaleleri’nin Kur'anî ilaçlarıyla giderilebilir" anlamını da taşımakta, bu anlama işaret etmektedir. Bu cümlenin ima ettikleri henüz bitmemiştir: "Bir sapık fırka, üzüntü ile beraber, -şayet dünyanın iki yüz sene daha ömrü varsa- faaliyetlerine devam edecektir".

 

"Toprağa teyemmüm edin" anlamına gelen "feteyemmemû sa‘îden" cümlesinin de işaret etmek istediği manalar vardır. Ancak, ayet önce, Said Nursî’nin adı olan Said (ﺪﻳﻌﺳ)’deki "sin" harfini, "toprak" (ﺪﻳﻌ)’taki "sad" harfinin altına gizler. Bu ayette Said (ﺪﻳﻌﺳ)’in, ṣaîd (ﺪﻳﻌ) olarak görünmesinin iki nedeni vardır:

 

Birisi: Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risalet-ün-Nur’u bulandırmasın, te'sirini kırmasın.

 

İkincisi: Şimdiki bataklığa ve mânevî tâûna sukutun sebebi ise; terakki fikrinden neş'et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip, suud ve terakki, müslüman için ancak İslâmiyette ve îmanlı olmakta olduğuna işaret etmekdir.[3]

 

Yani, açıkça şöyle denmektedir: Bu iki neden:

 

1. Nur Risalelerinin bulanmaması, tesirinin azalmaması için; Said Nursî’nin toprak gibi alçak gönüllü, hodbinlikten uzak, mutlak mütevazı olması gerekmektedir.

 

2. Şimdiki bataklığa ve manevî vebaya düşmenin sebebi, ilerleme fikrinden kaynaklandığından, bu fikrin sahiplerinin hatalarını gösterip Müslüman için yükselme ve ilerlemenin ancak İslâmiyetle ve imanlı olmakla gerçekleşeceğini belirtmektir.

           

Ee, böyle bir zata semâ-i Kur'anîden ve âyatın nücumundan, yıldızlarından inen, nüzul edilen[4] Nur Risaleleri hakkında da Kur'an’ın bir şeyler söylemesi gerekmez mi?!...

 

"Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve 'ben Müslümanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?"[5]

 

Makam-ı cifrîsi (...) olmak üzere binüçyüz yirmisekiz eder ki: O müthiş tarihte bir tâife ayağa kalkıp Cenab-ı Hakk’a halkı da’vet edeceğine işâret eder ki; o tarihte böyle bir da’vet ve Kur'an’ın tahsinine lâyık olacak güzel söz ise şimdilik Sözler namındaki Risâle-i Nur’un da’vet edici cüzleri başta görünüyor. "ahsenu kavlen" kelime-i kudsiyesinin tarihçesi daha ziyade güzel sözlü kim olabilir der. Demek birisi o tarihte gâyet güzel sözleriyle çıkacak. Sözlerin güzelliğiyle halkı teshir edecek. Bu hassa ise, bu zamanda Risâle-i Nur’un Sözler namında belâgatça ve hüsn-ü cemâlce ve te'sir ve teshîrce yüksek bir mertebede bulunan kelimâtları ve kuvvetli sözlerinde bulunur. Demek bu âyet mâna-yı işarisiyle de Risâle-i Nur’u tahsin eder.[6]

 

"(...) Ey Peygamber, biz seni, şahit olarak, müjdeci olarak, uyarıcı, kendi izniyle Allah’a davet edici ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderdik. (...)."[7]

 

"(...) biiznihî ve sirâcen munîran" bin üçyüz otuz (1330) ederek Risale-i Nur’un fatihası olan İşârât-ül İ’câz tefsirinin zuhûruna tevafuku ve "biiznihi"deki melfûz "yâ" sayılsa bin üçyüz kırk (1340) edip Risale-i Nur’un zuhuruna tetâbuku ve birinci tenvin vakf olmadığından "nun" sayılsa binüçyüz seksen (1380) ederek Risale-i Nur’un o tarihte inşâallah küre-i arzı ışıklandıracak bir sirac-ı nûrâni olacağına remz-i Kur'anîdir.[8]

 

(...) "sirâcen munîran" kelimesi ise, tam tamına Risale-i Nur’un bir ismi olan "Sirâcü’n-nur"a lâfzan ve mânen ve cifren tevafukla bakar. (...)[9]

 

"Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun bir örneği, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Işık bir cam içindedir; cam ise, doğuya da batıya da ait olmayan mübarek, ateş değmese bile yağı neredeyse ışık verecek olan bir zeytin ağacından yakılan, sanki inci bir yıldız gibidir. Nur üzerine nurdur. Allah, dilediğini nuruna hidayet eder. Allah, böyle misalleri insanlar için verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."[10]

 

Şu âyet-i Nuriyenin manaca çok tabakatı ve vücuh-u kesiresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi mânaca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risâle-in-Nur ve Risâlet-ün-Nur’a dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. (...)

 

Bu âyet nasılki Risale-in-Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de tarih-i te'lifine ve tekemmülüne tam tamına tevafukla remzen bakıyor:

 

(...) Hem meselâ: "yukâdu zeytuhâ yudîu velev lem temseshu nârun nûrun" cümlesi, mâna-yı remziyle diyor ki: "Onüçüncü ve ondördüncü asırda semavî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır." Yâni, bin ikiyüz seksen tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasılki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de: Mânevî bir elektrik olan Resâil-in-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder. Muhakkik bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki; Resâil-in-Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Evet bu cümlenin bu mu’cizane üç işarâtı elektrik ve Resâil-in-Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattır. Tarihçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, "izhar" kitabından sonraki medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş. Hem, nasılki bu cümlenin mânevî münasebet cihetinde kuvvetli ve letâfetli işareti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevafukiyle hem elektriğin zaman-ı zuhurunun kurbiyetini, hem Resâil-in-Nur’un meydana çıkması, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor.[11]

 

Said Nursî, hiç utanıp sıkılmadan bu hezeyan, kuruntu ve zırvalarının, bir de hakikatin ta kendisi olduğunu söylüyor.

 

Said Nursî’nin ve onun bu saçma sapan sözlerine inananların hak ettiği kelâmı, İmam Şatıbî yüzyıllar önce, aynı yolun yolcuları için etmiş... Bundan sonrası zait olur...

 

Ð

 


[1] Kastamonu Lâhikası, 21, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz ve Sıddık ve Sâdık ve Fedâkâr ve Vefâdar Kardeşlerim!

[2] Nur Risaleleri’nde, hem Kur'an’ın hem de Peygamberimizin Said Nursî’yi "es-Said"likle vasfettiği (!) belirtilmiştir:

Vasfuke’s-Sa‘îdu fi’l-Kitâbi’l-Mecîd. (Tılsımlar Mecmûası, 186, Mâîdetü’l-Kur'an.) Anlamı: (Ey) Kitab-ı Mecid’de "es-Said” diye vasfedilen (Said Nursî). Bu cümleye "Hâşiye" düşülmüş ve bu haşiyede denilmiştir ki:

ﺮﺑﺼﻔ ﻰﻠﺗﺒﺍ ﻦﻣﻠﻭ ﻦﺗﻓﻠﺍ ﺐﻨﺠﻥﻣﻠ ﺪﻳﻌﺳﻠﺍ ﻦﺍ

  2003-1953-1903

ﻦﺗﻓﻠﺍ ﺐﻨﺠ ﻥﻣﻠ ﺪﻳﻌﺳﻠﺍ ﻦﺍcümle-i celilesi hadiste üç def'a tekrar edilerek, nazar-ı dikkati bu ism-i pâkin sahibine şiddetle tevcih etmekte olduğu gibi, o zâtın icra-yı faaliyette bulunacağı tarihleri ve ilminin hükümranlığı tarihlerini aynen göstermektedir. (Tılsımlar Mecmûası, 186, Mâîdetü’l-Kur'an.) Sırf hadisteki "es-Sa‘id" lâfzından yola çıkılarak varılan netice işte budur...

[3] Kastamonu Lâhikası, 21, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz ve Sıddık ve Sâdık ve Fedâkâr ve Vefâdar Kardeşlerim!

[4] Şuâlar, 559; Sikke, 97.

[5] Fussilet, 41/33.

[6] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 111-112, Birinci Şua/Otuzuncu Âyet.

[7] Ahzâb, 33/41-47.

[8] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 117, Birinci Şuâ/Otuz İkinci Âyet/Hâşiye 2.

[9] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 117, Birinci Şuâ/Otuz İkinci Âyet.

[10] Nûr, 24/35.

[11] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 74-78; Şuâlar, 538-541, Birinci Şuâ/İkinci Bir İhtar.

 
  Bugün 14 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=