ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine ÷zlem..
  3.3.6.2. HER AYETİN ZAHİRİ VE BÂTINI VARDIR
 

3.3.6.2. HER AYETİN ZAHİRİ VE BÂTINI VARDIR

 

            Hadîsde vârid olduğu gibi, "Herbir âyetin mâna mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalâı vardır. Ve bu dört tabakadan herbirisinin (hadîsce şucûn ve gusûn tâbir edilen) füruatı, işâratı, dal ve budakları vardır" mealindeki hadîsin hükmiyle, Kur'an hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer'î bir tabakadan ve bir mâna-yı işârîsiyle de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakise değil. Belki o lisan-ül-gaybdaki i’caz-ı mânevîsinin muktezasıdır.

 

            Bir tabakanın mâna-yı işârîsinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet-ün-Nur olduğunu, Onu okuyan herkes tasdik eder.[1]

 

Ï

 

Hadisi İbn Hibban, İbn Mesud (r.a.)’dan şu şekilde rivayet etmiştir:

 

"Şüphesiz Kur'an’ın zahiri, bâtını, haddi ve matla‘ı vardır."[2]

Hadisin Hasan el-Basrî’den de mevkuf veya mürsel olarak nakledildiği zikredilir.[3] Bu rivayet ise şu şekildedir:

 

"Her ayetin zahrı ve batnı vardır. Her harfin haddi ve her haddin de matla‘ı vardır."[4]

Suyutî, âlimlerin bu hadisler hakkındaki görüşlerini toplamıştır:

 

(...) Ayetin zahiri lâfzı, bâtını da tevilidir.

 

Ebu Ubeyd der ki -ki bu doğruya en yakın olanıdır-: Allah Tealâ’nın, geçmiş ümmetlerden ve sonlarından haber verdiği kıssaların zahiri, öncekilerin helâklerini bildirmek ve bu kavimlerden söz etmektir. Bâtını ise, sonrakilere öğüt vermek, onların yaptığı gibi yapacak olurlarsa, aynı hâlin kendi başlarına da geleceğinden sonrakileri sakındırmaktır.

 

İbn Nakîb de şöyle der: Zahir, ehl-i zahir ulemanın zahirden (lâfızdan) anladığıdır. Bâtın ise, onlardaki incelik ve sırlardır ki, Allah bunu anlamayı hakikat erbabına lütfeder.

 

"Her harfin haddi vardır" sözünün anlamı da şudur:

 

Ayetin manasından Allah’ın murat ettiği bir son vardır. Şöyle de denilmiştir: Her hükmün sevap ve ikap (günah) yönünden bir miktarı vardır.

 

"Her haddin de bir matla‘ı vardır" sözünün anlamı ise:

 

Kolay anlaşılmayan kapalı her mana ve hükmü bilmenin bir yolu vardır, bu yolla murat edilen manaya ulaşılır, demektir. Şöyle de denilmiştir: (Kul) sevap ve ikaptan hak ettiğine, ahirette, yapılanların karşılığını görme sırasında muttalî olacaktır.

 

Bazı âlimler de şöyle dediler: Zahir tilâvet; bâtın da fehim (anlama)dir. Hadd ise, helâl ve haram ile ilgili ahkâmdır. Matla‘ da va‘d ve va‘îddir.

 

Derim ki (Suyutî): İbn Ebu Hâtim’in Dâhhak tariki ile İbn Abbas’tan tahriç ettiği rivayet de bunu teyit eder. İbn Abbas şöyle demiştir:

 

Şüphesiz Kur'an; dal, fen, zahir ve bâtınlar sahibidir (bunların hepsini kapsar). Onun acayibi bitmez, gayesine erişilemez. Onun derinliklerine rıfk ile inen kurtulur, sertlikle inen ise mahvolur. (Kur'an’da) haberler, misaller, helâl, haram, nasih, mensuh, muhkem, müteşabih, zahr ve batn vardır. Onun zahrı tilâveti, batnı da tevilidir. Şu hâlde sizler âlimler ile oturun, sefihlerden ise uzaklaşın.[5]

 

            Veliyyullah ed-Dihlevî de şöyle der:

           

(...) Zahr, kelâmın medlûlü ve mantûku olacak şeyden ibarettir. Allah’ın nimetlerini hatırlatmada batn, nimetlerde ve hakkın murakabesinde tefekkür etmektir. Allah’ın günleriyle tezkirde batn ise, bu kıssalardan medhin, kötülemenin, sevabın ve azabın bağlama yerlerini, delillerini bilmek ve nasihati kabul eylemektir.

 

Cennet ve cehennemle hatırlatmada ise batn, korkunun ve ümidin zahir olması ve bu işlerin göz görüşü gibi yapılmasıdır. Ahkâm ayetlerinde ise gizli hükümleri manalar ve imalarla istinbat edip çıkarmaktır. Sapık fırkalarla yapılan mücadele ve hüccet yarışında batn, bu çirkinliklerin aslını bilmek ve onların benzerlerini bu asıllara katmaktır.

 

Zahrın tırmanılıp bilinecek yeri (matla‘ı), Arap dilini ve tefsir fenniyle ilgili olan haberleri bilmektir. Batnın bilinecek yeri ise, zihin inceliği ve anlama doğruluğudur. Bunlar da bâtın ve sekinet hâletiyle olur. Allah en bilendir.[6]

 

İmam Şatıbî, Muvafakat’ta der ki:

Rivayetlerde geçen "zahr" ya da "zahir" kelimeleri "tilâvetin zahiri"; "bâtın" da, o ayetten "Allah’ın muradı" olarak tefsir edilmiştir. Çünkü Allah Tealâ: "Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?" (Nisâ, 4/78) buyurmaktadır. Ayetten murat: "onlar, sözden Allah’ın muradını anlamıyorlar" şeklindedir. Yoksa onların bizzat sözü anlamadıkları kastedilmemektedir. Bu nasıl olabilir ki?! Kur'an, bizzat kendi dilleri ile inmekteydi. Ancak onlar, kelâmdan Allah’ın muradının ne olduğunu anlamak konusunda bir çaba göstermemişlerdir. Sanki bu, Hz. Ali’den rivayet edilen sözün manası olmaktadır. Ona: "Sizin yanınızda yazılı bir şey (kitap) var mı?" diye sorduklarında cevap olarak: "Hayır, ancak Allah’ın Kitabı var veya Müslüman bir adama verilen anlayış var ya da şu sahifede bulunanlar var." demiştir (Buhārî). el-Hasen’in hadis için yapmış olduğu "ez-zahr, zahirdir; el-bâtın ise sır, yani gizli olandır" şeklindeki yorumu, işte bu manaya çıkar. Allah Tealâ: "Kur'an’ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok ayrılıklar bulurlardı." (Nisâ, 4/82) buyuruyor. Sözün zahiri bir şeydi ve onlar bunu anlıyorlardı; çünkü kendileri Arap idiler; murat ise başka bir şeydi yani Kur'an’ın hiç kuşkusuz Allah katından inmiş olduğu idi. Eğer gerçek anlamda düşünecek olsalardı, Kur'an üzerinde asla ihtilâf olmayacaktı. İşte ittifaklarının sağlanıp, ihtilâfların def edildiği bu yön, Kur'an’ın sözü edilen bâtın yönü olmaktadır. (...) Kur'an’ı düşünme (tedebbür), ancak onda gözetilen maksatlara yönelmek yoluyla olur. Bu, onların Kur'an’ın gözettiği maksatlardan yüz çevirmiş olmaları hakkında açıktır, dolayısıyla onların Kur'an üzerinde düşünmesi olmamıştır. Eğer düşünselerdi böyle olmazdı. Bazıları şöyle demiştir: "Kur'an hakkında söylenecek söz iki türlüdür:

 

            1. Rivayetle olur ve sadece nakle dayanılır.

 

            2. Anlayış ile olur. Bu ancak hikmetin, kulun dili aracılığıyla açığa çıkarılması için Hakk’tan gelen ilham ile olur." Bu söz, Hz. Ali’nin sözünün manasına işaret etmektedir.

 

Sözün kısası, zahirden maksat, Arap dili açısından ondan anlaşılan şeydir; bâtın ise, kelâmdan ve hitaptan Allah’ın gözettiği maksadıdır. "Kur'an’ın bir zahiri bir de bâtını vardır" diyen kimsenin maksadı bu ise doğrudur ve hakkında herhangi bir tartışma da olmaz. Ama, bunun dışında başka bir şeyi kastediyorsa, o zaman, sahabe ve onları takip eden selef tarafından bilinmeyen yeni bir şey getiriyor demektir ve bu iddiasını ispat için de mutlaka kesin bir delile ihtiyaç vardır. Çünkü iddia, Kitabın tefsirinde baş vurulacak bir esas olmaktadır; dolayısıyla onun zan ile sabit olması mümkün olamaz. Delil olarak kullanılan hadis ise, eğer senedi sahihse nihayet mürsel hadislerden biri olarak kabul edilir. Hâl böyle olunca, biz zahirden ve bâtından maksadın, yapılan izah doğrultusunda olması gerektiği sonucuna varmak durumundayız.

 

Bu manayı ortaya koyacak örnekler vardır: İbn Abbas anlatır: Hz. Ömer, beni Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabının bulunduğu meclislere kabul ederdi. Birinde Abdurrahman b. Avf: "Onu bizim yanımıza alıyor (ve bizimle bir mi tutuyor)sun? Bizim onun yaşında çocuklarımız var." dedi. Hz. Ömer ona, beni ilmimden dolayı kabul ettiğini söyledi ve bana Nasr suresi hakkında sordu. Ben: "O, Resulullah (s.a.v.)’ın ecelidir; Allah Tealâ onunla peygamberine öleceğini bildirmiştir." dedim. Hz. Ömer: "Vallahi, biz de yalnız senin bildiğini biliyoruz." dedi. Bu surenin zahirine göre Allah Tealâ, peygamberinden, yardım ve fetih nasip ettiği için kendisine tesbih ve hamdetmesini istemektedir. Bâtınına göre ise Allah Tealâ, Peygamberine ecelinin gelmiş olduğunu bildirmiştir.

 

"Bugün size dininizi tamamladım..." (Mâide, 5/3) ayeti indiğinde sahabe sevinmiş, Hz. Ömer ise ağlamış ve şöyle demişti: "Kemalden sonra mutlaka noksanlık gelir." O, bu ayet ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatının yaklaştığını hissetmişti. Gerçekten de öyle oldu ve bu ayetten sonra Resulullah, sadece seksen bir gün yaşadı.

 

Allah Tealâ: "Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir..." (Ankebût, 29/41) buyurduğu zaman kâfirler: "Örümceğin, sineğin Kur'an’da ne işi var?! Bu Tanrı kelâmı değildir." dediler. Bunun üzerine: "Allah, sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten hayâ etmez." (Bakara, 2/26) ayetini indirdi. Onlar inen ayetin sadece zahirine bakmışlar ve ondan ne kastedildiğine aldırış etmemişlerdi. Allah Tealâ: "İnananlar ise, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler." (Bakara, 2/26) buyurmuştur.

 

Konumuza, kâfirlerin dünyaya bakış açıları da bir örnek teşkil eder. Onlar, dünyanın dış görünüşüne kapılmışlar ve onu oyun, eğlence ve geçici bir gölge olarak kabul ederek, ondan istifadelerini azamîleştirmeye çalışmışlardır. Bunun sonucunda dünyadan gözetilen asıl amacı, onun bir geçit ve durak yeri olduğu, ebedî ikamet yurdu olmadığı hakikatini görememişlerdir. Geçen izah üzere bâtının manası işte bu olmaktadır.

.

                        DEVAMI»»                                                                                     

[1] Şuâlar, 558-559; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 96-97, Birinci Şua/Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler/İzahtan Evvel Mühim Bir İhtar.

[2] Nak. Gazâlî, İhyâ, 1/125; Rızâ, Muslih ve Mukallid, 44.

[3] Bak. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, DİB Yayınları, Ankara 1988, 2/11.

[4] Suyûtî, İtkān, 2/236.

[5] Suyûtî, İtkān, 2/236.

[6] Veliyyullah ed-Dihlevî, el-Fevzu’l-Kebîr fî Usûli’t-Tefsîr, çev. Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980, 115-116.

 
  Bugün 24 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=