ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  Abduh
 
Muhammed Abduh


          “Sesimi özellikle iki büyük görevi gerçekleştirmek için yükselttim! Birincisi; zihni taklit zincirinden kurtarmak; dini, aralarında ilk anlaşmazlıklar bulunmadan önce ilk Müslümanların anladıkları gibi anlamak; dini; beşeri aklın abartılarını azaltmak ve hatalarını eksiltmek amacıyla ilahi hikmetinin beşeriyete lütfettiği hale ulaştırmak

 

İslam düşüncesinin yeniden canlanmasında önemli katkılarda bulunan, Mısır'ın tanınmış alimlerinden, Bediüzzaman Hazretlerinin, İttihad-ı İslam'da (İslam Birliği) seleflerim dediği kişiler arasında ismi zikredilen Muhammed Abduh, 1845 yılında Aşağı Mısır'da, Bahire ilinin Mahalletü'n-Nasr Köyü'nde doğdu. Zengin olmalarına rağmen, fedakarlıktan hiçbir zaman kaçınmayan, adil, dürüst olarak tanınan bir babanın; iffet ve takvası ile meşhur bir annenin çocuğuydu. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Tanta'daki eğitimi sırasında zamanın şartlarına uygun eğitim vermedikleri gerekçesiyle okuldan bir süre ayrıldı. Fakat çok geçmeden yeniden okula döndü. Amcası Şeyh Derviş, geniş ufkuyla Abduh'un dini ilimlere karşı sevgi beslemesini sağladı. 1866'da İslamî ilimlerin merkezi kabul edilen Ezher Üniversitesi'ne kaydoldu. Ancak, üniversitenin o sıralardaki eğitim metodu kendisini tatmin etmedi. Bir ara dünyadan tamamen elini-eteğini çekip tasavvufa ağırlık verdi. Ancak, amcası inzivaya çekilerek tasavvufa yönelmesine müsaade etmedi.

 

Amcası dışında, hayat seyri üzerinde etkili olan bir başka kişi Cemaleddin Afganî'dir. Onunla tanışması (1872) hayatında adeta bir dönüm noktası teşkil eder. Kendi deyimiyle aradığını bulmuştur artık. Afganî'nin etkisinde kalmanın ötesinde, en önemli talebesi olarak tanındı. Afganî'nin de, Abduh'un münzevi bir hayat yaşamayı terk ettirip aktif hale gelmesinde önemli etkisi oldu. 1877 yılında okulunu tamamlayarak "alim" unvanını aldı ve mezun oldu. Bir süre özel ders verdikten sonra Darü'l-Ulum'a müderris olarak atandı (1879). Bu görevi devam ederken Afganî'nin tesiriyle yayıncılık işine de girişti. Müderrisliği bir yıldan kısa sürdü ve vazifeden alınarak doğduğu mahalde ikamete mecbur edildi. Ancak, bir bakan tarafından geri çağrılarak el-Vaka'-i Mısriye isimli gazetenin başyazarlığına getirildi (1880).

 

İngiliz işgaline karşı çıkan ve ordu komutanlığını yapan Arabi'yi (Urabi) desteklediği gerekçesiyle sürgüne gönderildi. Evvela Suriye'ye yerleştiyse de Afgani'nin daveti üzerine Paris'e gitti. Burada, "el-Urvetü'l-Vuska" adlı dergide, İslami uyanmaya dair yazılar yazdı. Halkı, İngiliz işgaline karşı mücadele vererek, milli şuuru uyandırmaya çalıştı. İngilizler, derginin İslam ülkelerine girişini yasaklayarak yayını engellediler. Bir süre sonra derginin yayını durdu.

 

Abduh, 1885 yılında Beyrut'a gelerek eğitimle meşgul oldu. 1889 yılında Kahire'ye döndü. Kısa bir süre sonra da asliye hukuk mahkemesine hakim olarak atandı. Daha sonra temyiz mahkemesinde müşavir olarak çalıştı. Bu arada şeriat mahkemelerinin ıslahına dair eserini yazdı (1900). El-Ezher'in idare meclisine seçildi. Ezher'in gelişmesine katkıda bulunduğu gibi geniş bir muhite hitap edecek hale getirilmesinde de önemli katkılarda bulundu. Daha önce okutulmayan tarih, coğrafya, matematik ve felsefe gibi müspet bilimlerin okutulmalarını sağladı. Mısır'da en yüksek dini makam olan müftülüğe atandıktan (1899) sonra vefatına kadar bu görevde kaldı. Görev yaptığı süre boyunca bu makama büyük bir saygınlık kazandırdı. Müftülüğü sırasında; Müslümanların faiz ve kardan hisse alma, gayr-ı Müslim ülkelerde Müslüman olmayanlar tarafından kesilen hayvanların etlerini yeme, geleneksel kıyafetler dışındaki kıyafetlerle örtünme gibi konularda ruhsat vermesi çok ciddi tartışmalara neden oldu.

*********************
Son dönemlerinde muhtelif eserler kaleme aldı. En büyük eseri olan Risaletü't-Tevhid'i yazdı. Bazı müsteşriklerin (Doğubilimci) İslam'a yönelttikleri ithamlara karşı müdafaa maksadıyla, "El-İslam ve'l-Nasraniyye Ma'a'l-İlm ve'l-Medeniyye" adlı eserini yayınladı. Çok önem verdiği Kur'an-ı Kerim tefsirini tamamlamak kendisine nasip olmadı. Bazı kısımlarını neşretmiş, vefatından sonra ünlü talebesi Raşid Rıza tarafından tamamlanarak yayınlanmıştır. Henüz tasarladığı çalışmaları tamamlayamadan, 1905 Temmuz'unda vefat etti. Cenazesi, hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu, büyük bir kalabalık kitle tarafından kaldırılarak, Kahire'deki El-Afifi mezarlığına defnedildi


 

 

Abduh için kendisinden sonra birçok şey söylenmiştir. Ancak bunları söyleyen kişilerin bir çoğu onu anlamamış kişiler birçoğu ise onu anlamak istemeyen ve onu karalamaya çalışan kişilerdir. Çünkü o kur’an ve sünnette belirtilen İslamı tam olarak bütün açıklığıyla yaşamış ve yaşatmaya çalışarak adeta haykırmıştır.

 

İslamiyet'in özünde; Allah'a teslimiyet, Peygamber'e (asm) hürmet ve Kur'an-ı Kerim'e meftuniyet vardır. İslam akla büyük önem verir. Bu özellik garbı (batıyı) anlamada kolaylık sağlar. İslam özgür irade dinidir. Halk arasında yanlış bir şekilde yerleşmiş bulunan, yanlış mukadderat inancına eleştiriler getirerek halkın iradesi ile tecelli eden yönetimin faziletlerini övdü. Doğru düşünce ve salih amel arasında dinamik bir ilişkinin var olduğunu savundu. Mantık ve düşüncenin önemine değinerek, ihmal edilen İslam felsefesinin canlanması için çaba sarf etti. Akli deliller imanı zayıflatmanın aksine, güçlenmesine vesile olur. Düşünme sanatı ve bilimi olarak gördüğü mantık ilminin değerinin tam olarak anlaşılması, İslam Kelamının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağı gibi, gerekli de olduğunu savundu.

 

Kur'an, bütün zamanları kapsayan değişmez bir anayasadır. İçtimai (sosyal) ve siyasi sıkıntıların giderilmesi, örgütlenmelerin sağlanması hususunda cevap veren bir temel kaynaktır. Batıdan iktibas edilen (alınan) kanunların hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulamaya konulması zihinsel anarşiye sebep olduğu gibi, birlik ve beraberliğin de kaybına sebep olmuştur. Müslümanlar, hali hazırda dinlerinde görünmeyen, örtülü dinamizm unsurlarını harekete geçirerek kültürel ve ahlaki kurtuluşu gerçekleştirebilirler. Bu amaç için; Kur'an ve sünnetten çıkarılacak yasalarla kamu hukukunun gözetilerek öncelikli hale getirilmesi, dört mezhep (ehl-i sünnet) alimlerinin bir araya gelerek iyi noktaların kıyaslanarak birleştirilmesi, tevhidin sağlanması üzerinde ehemmiyetle durdu. Gerektiğinde, sadece bir mezhepten istifade etmekle kalınmayıp, her dört mezhebin hükümlerini ve hatta bunların dışındaki görüşleri de bir araya getirmek suretiyle karşılaştırılmalı ve en iyi senteze bu yolla gidilmesi gerektiğini yazdı.

 

Abduh, içtihat kapısının açık tutulmasından yanadır. Kişi bütün kayıtlardan bağımsız olarak düşünebilmeli, serbestçe araştırma yapabilmelidir. Din otoritesi sayılan kişilerin sunmuş olduğu bilgilerin delil gösterilmeden körü körüne taklit edilmesine karşıdır. Zamanın değişen şartlarına paralel olarak, yeni yeni ortaya çıkan meselelere tatmin edici cevaplar verebilmek için içtihat kapısının açık olması gerektiğini savundu. Akılcı bir din olan İslamiyet, yeniliklere açıktır. İslam, insanları din adamı otoritesinden kurtarıp Yaratıcı ile yüz yüze getirmek suretiyle aracıları ortadan kaldırmıştır ve aracılara da gerek yoktur.

 

Abduh'a göre; din bilimleriyle fen bilimleri aynı kaynaktan gelmekle beraber kendilerine özgü düşünce şartları vardır. Dolayısıyla bunları, paralel yürütülmesi gereken iki ayrı akım olarak görmek gerekir. İslam'ın son din ve Hz. Muhammed'in (asm) son peygamber olmasından hareketle, insanların belli bir olgunluk seviyesine ulaştıklarından, vahiy artık gelmeyecek, dolayısıyla insanların "artık kendi ahlaki ve entelektüel kurtuluşlarını" kendilerinin yürütebilecekleri inancını taşır. Dinler tarihindeki gelişmelerden örnekler vererek, zamanla insaniyetteki tekamüle paralel olarak, dini kaidelerin kurallarının sertlikten yumuşamaya doğru bir seyir takip ettiğini belirtir. İnsanların akli olgunluğa eriştikleri bir zamanda İslam nazil oldu. En son gelen İslam, insanda var olan his ve duyarlılıkları birleştiren akla hitap etti. Aklı tabiatla uzlaştırdı. Esrar perdeleri ile beraber aracıları da ortadan kaldırdı. İnsanlar melekeleri vasıtasıyla günümüzde Allah'a daha da yakın oldular.



********************************

Her şeyin önceden yaratıldığı, hür iradenin etkisinin olup olmadığı konularının tartışılmasında ahlakı ön plana çıkardı. Allah'ın her şeyi ezelden bilmesi; kulunun kendi iradesi ile ne yapacağını, mükafat veya mücazata muhatap olacağını bilmesi, kulun hür iradesi ile hareket etmesine mani teşkil etmez. İnsanı, her hangi bir şeye zorlamadığı gibi alıkoymaz da. Hür iradeyi kabul etmemek, insanın amellerinin kendisinden olmadığını savunmak, sorumluluğu ortadan kaldırır. Oysaki dinen kul ancak, yaptıklarından sorumludur. Zamanla toplumda teşekkül eden "kadercilik" halkın sömürülmesinde, yöneticiler tarafından bir araç olarak kullanıldığını ve İslamiyet ile çeliştiğini savundu.

 

Dindeki ıslahatı, ahlaki bir reform olarak telakki eder. Yapılmak istenen şey insanları inançları vasıtasıyla iyi ahlak sahibi olmalarını sağlayarak, sosyal durumlarını daha iyi bir seviyeye getirmektir. Bir taraftan dindeki yanlış telakki ve inanışlar düzeltilirken, yanlış anlamalar tashih edilirken diğer yandan da insanların daha ahlaklı hale gelmeleri sağlanır. Kur'an-ı Kerim, dünya ve ahret saadetini netice veren ve insanlara kılavuzluk etmek maksadıyla gönderilen kutsal bir kitaptır. Önemli olan husus, Kur'an’nın lafzi manasına takılıp kalmadan özünü kavramaya çalışmaktır.

 

Abduh ve Afganî, gerek Emevi-Abbasi ve gerekse sonraki dönemlerde hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra, saltanat otoritesini sağlama babında, bazı alimlerin meşrulaştırma amacını taşıyan ve sonraki dönemlerde taklit edilen görüşlerinin neticesi olarak yerleşmiş bulunan, siyasi anlamdaki itaatkarlıkla mücadele ettiler. Müslümanları bu taklit zincirlerinden kurtarmak için büyük zorluklarla mücadele ettiler. Meşvereti (danışmayı) esas alan meclisin teşekkülüne destek verdiler. Dört halifeden sonra ideal şeklin bozulduğunu, hanedana dönüşerek asli özelliğini kaybettiğini, despotlara hizmet eden bir araç haline düşürüldüğünü savundular. Bunun İslam dünyasında normal bir hükümet şekli almasını da bir kısım ulemanın (alimlerin) yanlışlarına ve emirlere bağımlılıklarına dayandırırlar. Bu duruma ulema sebep olduğu gibi, kurtuluş da ancak, ulemanın öncülüğünde gerçekleştirilebilirdi.

 

Abduh'a göre İslam'daki devlet yönetimi şer'i değil, toplumsal bir durum arz eder. Şeriata göre; halifenin, yöneticinin, hakimin ve müftünün makamlarının ayrıcalıkları yoktur. Fakat, şeriat onların ödev ve sorumluluklarını belirlemiştir. Batıdaki durumun aksine, halifelik teokratik bir sistem değildir. Teokratik sistemde, Tanrı hükümlerini doğrudan doğruya yöneticilere bildirir. Halk otomatikman itaat etmek ve boyun eğmekle yükümlüdür. Böyle bir sistemde halk yöneticiyi, Tanrı buyrukların düşmanı dahi bilse karşı çıkamaz. Yönetenlerin her hal ve davranışları dini hüküm şeklindedir. Buna karşılık İslam'da günahkar yöneticiye boyun eğmek caiz değildir. Eğer yöneticinin yaptıkları sürekli olarak şeriata aykırılık teşkil ediyorsa, halk onu iktidardan alma hakkına sahiptir. Nasıl ki, ümmet ve temsilcileri onu bu makama getirmişlerse aynı şekilde, menfaatleri gereği onun yönetimine son verme hakkına da sahiptirler.

 

Meşrutiyetten yana tavır koymuştur. Yöneticiler, bilirkişilere danışarak şeriatı izlemek suretiyle adaletle yönetebileceklerine inanıyordu. Buna en uygun yönetim şekli o zaman için meşrutiyet idi. Halkın yönetime katılması için önce mahalli şuralar aracılığıyla yardımlaşarak halkın genelinin fikri alınmalı ve daha sonra seçimle teşekkül edecek bir meclisin, halkın ve devletin problemlerini çözmesi gerektiğini savundu. Bu durumun gerçekleşebilmesi için de halkın eğitiminin şart olduğunu belirtmiştir.

 
  Bugün 54 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=