ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  C- DİN BÜYÜKLERİNİ KUTSALLAŞTIRMA
 

C- DİN BÜYÜKLERİNİ KUTSALLAŞTIRMA

Din büyüğü olarak bilinen kimselerin, halk üzerinde etkisini artırmak için olağanüstü kişiliğe büründürülüp kutsallaştırılması yaygın bir durumdur. Buna Said Nursî örnek verilebilir. Risal-i Nurlara göre Said Nursî, “yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamıştır. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap vermiştir[1].” Çünkü “rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’ân ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir[2]”.

Şiilerde de böyle bir iddia vardır. Onlar bunu, Ali’nin soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler: “... İmamlardan hiçbiri bir öğretmene git­memiş, bir eğitimciden bir şey öğren­me­miştir. ...Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medre­seye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey so­rulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için dü­şünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir...[3]” İmamın ilahî hükümlere, ilahî maârife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıy­ladır... [4] 

Bir insanın böyle bir bilgiye sahip olmasının mümkün olamayacağı açıktır. Bu özellik her hangi bir peygamberde de olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 “De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, tanrını­zın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen  iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.”  (Kehf 18/110)

“De ki: “Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: “Beni Allah’ın azabından kimse kurta­ramaz. Ondan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah’tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar. (Cin 72/21-23)

 Said Nursî daha ileri giderek şunları söyler: “Benim özel üstadım olan İmam-ı Rabbânî, Abdulkâdir Geylâni ile Cevşen-ül Kebir münâcâtını kendilerinden öğrendiğim İmâm-ı Gazâlî ve Zeynelâbidîn (R.A.) bir de otuz seneden beri Hazret-i Hüseyin ve İmâm-ı Ali'den (Kerremallâhü Vechehû) aldığım ders ve özellikle Cevşen-ül Kebîr vasıtasıyla onlarla kurduğum manevi bağ sayesinde geçmiş gerçekleri ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi aldım[5]”.

Said Nursî ile ilgili iddiaların gerçeklerle ilgisi olamayacağı açıktır. Zaten kendi el yazısı ile yazdığı özgeçmişine göre ilk öğrenimden sonra Şeyh Muhammed Celalî’nin ders halkasına katılmış, okunması adet olan kitapları okumuş ve daha sonra Van’da 15 yıl kadar eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur[6].

“Tarihçe-i Hayatı”nda verilen bilgiye göre de; “önce Sarf ve Nahiv ile meşgul olmuş, İzhar’a kadar okumuş, sonra Şeyh Mehmed Celâlî’nin yanına gitmiş, her türlü ilime ait eserleri incelemeye koyulmuş ve İslamî ilimlerle ilgili kırk kadar kitabı ezberlemiştir. Ayrıca Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim, Şeyh Mehmed Küfrevî, Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah’dan da dersler almıştır[7].

Bu sebeple, onun ilim hayıtını üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası onu kutsallaştırma çabasından başka bir anlam taşımaz.

Kutsallaştırma çabalarının öncüsü bizzat Said Nursî’dir. O, 70 yaşına vardıktan sonra bile şu sözleri söyleyebilmiştir: “Ondört yaşında idim. O zaman diploma sahibi olmanın göstergesi olarak hoca tarafından bana sarık sarılması ve cübbe giydirilmesinin önüne engeller çıkmıştı. Yaşım küçük olduğu için büyük hocalara özel olan giysi bana yakıştırılmamıştı. Diğer yandan büyük âlimler bana hoca değil, ya rakip oluyor, ya da karşımda konuşamıyorlardı. Kendini benim yanımda hoca görecek biri çıkmamıştı. Ben bu hakkı elli altı sene sonra kullanabildim. Bundan yüz sene önce ölmüş Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin bana, kendi cübbesi ile birlikte bir sarık gönderdi, şimdi o cübbeyi giyiniyorum. Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret kardeşlerimizden Âsiye adında bir muhterem hanımın eliyle aldım[8]”.

Said Nursî, 14 yaşında iken rakipsiz bir ilim adamlığı payesine ulaştığını iddia ede dursun Tarihçe-i Hayatı’nda on beş- on altı yaşlarına kadar bütün bilgisinin sünuhat kabilinden olduğu[9] ifade edilmektedir. Sünuhat, kişinin aklına ve hatırına gelen şeylere denir[10]. Onlara ilim dense yeryüzünde alim olmayan kimse kalmaz.



[1] Bediuzzaman Said Nursî, Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1995, Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2124. (Takdim yazısında bu kitabın 1958’de hazırlandığı,  Bediuzzaman  Said Nursî’nin kontrol ettiği ve onun düzelttiği şekilde yayınlandığı ifade edilmektedir.)

[2] Bediuzzaman  Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, Haşiye 2, c. II, s. 2123.

[3] Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâidül-İmâmiyye, Şia İnançları (çeviren: Abdülbaki GÖLPINARLI) İstanbul 1978, s. 52-53.

[4] Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Şia İnançları, s. 52.

[5] Emirdağ Lahikası, c. II, s. 1 1768. Yazı sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Yeni Said'in hususî üstadı olan İmamı Rabbanî, Gavsı Azam ve İmamı Gazalî, Zeynelâbidîn (R.A.) hususan Cevşenül Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım ve Hazreti Hüseyin ve İmamı Ali'den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım.”

[6] Bu özgeçmiş, İstanbul Müftülüğü Arşivi’nde, Osmanlı Ulemasına ait sicil dosyaları arasında iken daha sonra dosyanın içi bilinmeyen kişiler tarafından boşaltılmıştır. Sadık ALBAYRAK bunları evvelce yazıp neşrettiği için sadece onun kitabında bulunmaktadır. Bkz. Sadık ALBAYRAK, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul. 1996, c. IV, s. 271.

[7] Tarihçe-i Hayatı, İlk Hayat s. 2129.

[8] Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s.1609. Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...

Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyayı azîmeden dörtbeş zâtın vefat etmeleri cihetinde, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazreti Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenabı Hakk'a yüzbinler şükrediyorum (Haşiye) Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım.

[9] Tarihçe-i hayatı, İlk Hayatı c. II, s.2128.

[10]  Şemseddin Sami, Kamusi Türkî, s. 738.

 
  Bugün 60 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=