ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  M- Said Nursî’ye Yakıştırılan Olağanüstü Özellikler
 




M- Said Nursî’ye Yakıştırılan Olağanüstü Özellikler

 

Said Nursî’ye yakıştırılan olağanüstü özellikler ve kutsallık, Risale-i nurların her tarafına yerleştirilmiştir. Bunların bir kısmını yukarıda gördük. Bir kısmı ileride gelecektir. Bir kaçına da burada değineceğiz.

Bir çok tarikatta olan Nur-u Muhammedî ve Hakikat-i Muhammediye inancı Nurcularda da vardır. Said Nursî, kendisinin Hakikat-i Muhammediyeyi temsil ettiğini dolaylı yoldan anlatır. Ona göre Risale-i Nur’un kaynağı ve esası Nur-u Muhammedîdir[1]. Kendisi ise o risalelerin hakikati ve manevi kişiliğidir[2]. Bunun anlamı, Nur-u Muhammedîyi yani Hakikat-i Muhammediyeyi kendisinin temsil ettiğidir. Risale nurlarda Said Nursî’nin bu özelliklere sahip olduğunu gösteren ifadeler vardır.

   a- Birlik makamında olduğu iddiası

Allah ile hakikat-i Muhammediye, aynı gerçeğin ön ve arka yüzleri sayıldığından Hakikat-i Muham­mediyeyi temsil eden kişi, “Birlik” makamında kabul edilir.  Said Nursî,  şu sözleriyle kendinin bu makamda olduğunu iddia eder:

Açmayı aklımdan bile geçirmediğim bir sırrı açmaya mecbur kaldım. Şöyle ki:

Risale-i Nur'un manevî kişiliği (Said Nursî) ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri "Ferîd = Bir tek olma" makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde, ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz'da geçiren kutb-u âzamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u âzamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben, eskiden Risale-i Nur'un manevî kişiliğini (Said Nursî’yi), o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki Gavs-ı Âzam, hem kutub hem gavs hem de "Ferdiyet = Birlik" makamında olduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet = Birlik makamıyla şereflenmişlerdir. Gizlemeye lâyık bu büyük sırra göre, Mekke-i Mükerreme’de hiç beklenemeyecek bir şey olsa da Risale-i Nur aleyhine kutb-u âzamdan bir itiraz gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmamalı, o mübarek kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve  ellerini öpmelidirler[3].

Kutup; en büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı  ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da haki­katine maz­har sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur[4]. Yukarıda geçtiği gibi Said Nursî önceleri kendisinin bu imamlardan biri olduğunu zannedermiş.

Birden çok kutubdan söz edildiğinden baş Kutub için Kutbu'l-Aktab (Kutublar Kutbu) deyimi kullanılır. Kutub'a, kendisine sığınanlara yardım eden anlamında Gavs ya da Gavs-ı Azam da denir. Said Nursî de kendisi için Gavs-ı Âzam demiştir. Bunlara göre Kutub, Hakikat-ı Muhammediye’nin kendisinde göründüğü kişidir. Hasan Feyzî’nin Said Nursî için yazdığı ve onun “Pek parlak kaside” diye övdüğü şiirde bu anlamlar kullanılmıştır:

Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l-Âleminin cilvesi,

“Çünkü sensin şimdi Şefiü'l-Müznibînin vârisi.

"Ağisnâ yâ Gıyâse'l-Müstağîsîn" bir duası,

Ey şule-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur[5]!

 

(Çünkü sensin bu asırda alemlere rahmet olan Muhammed’in görüntüsü

Çünkü sensin şimdi günahkarlara şefaat edecek olan Muhammed’in varisi

Günahkarların sana şudur bir çağrısı: “Yardım et bize, ey yardım isteyenlerin yardımcısı!”

Ey aleme rahmet Muhammed’in alevi, Nur Elçisi!)

Bu makamın Kutb'ul-İrşad ve Kutbu'l-Vücud denilen iki çeşidi vardır. Kutbu'l İrşad, peygamberlik kurumunun iç yüzünü; Kutbu'l Vücud ise Hakikat-ı Muhammediye’nin iç yüzünü temsil eder[6]. Kutb’ul-irşad ile ilgili olarak İmam Rabbânînin sözleri daha önce geçmişti. Kutbu'l Vücud’un her dönemde ancak bir tane bulunabileceği kabul edilir. İşte Said Nursî kendisinin bu birlik makamında olduğunu iddia eder. Kendi orada olduğu için Risale-i Nur şakitlerini de yanına almış oluyor.

İki imamdan sonra yeryüzünün dört yönünü yönettiği iddia edilen Evtad-ı Erbaanın (Dört Direk), daha aşağılarda ise yedi iklimi yönettiği iddia edilen Yedilerin (Abdal, Ahyar) ve halka yardım ettiği iddia edilen Kırkların (Nücebâ) ve insanları gözetleyip denetlediği iddia edilen Üç yüzlerin (Nükeba) var olduğu kabul edilir. Said Nursî’ye göre, yeryüzünü yönetenlerin başı olan kutb-u âzamın makamı, Risale-i nur şakirtlerinin makamından çok düşüktür. Bu sebeple onlar, Kutb-u âzamın emrine girmek zorunda değillerdir. Zaten o, Risale-i Nuru kavrayamayabilir. Böyle birinin Risale-i Nur aleyhine itirazda bulunması mümkündür. Risale-i Nur şakirtleri bundan dolayı  sarsılmamalı, o mübarek Kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve  ellerini öpmelidirler.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlardan kimi Allah’tan önce, ona benzer saydığı şeylere tutulur. Onları Allah'ı sever gibi severler. -İman edenlerin Allah sevgisi ise daha kuvvetlidir. - Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah’ın azabının pek ağır olduğunu keşke o azabı görecekleri gün gibi görebilselerdi.

Önder sayılan kişiler o gün, kendilerine uyanlardan sıyrılıp uzaklaşırlar. Artık o azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.

Onlara uyanlar şöyle diyeceklerdir: "Ah, elimize bir fırsat daha geçse de biz de onlardan uzaklaşsak! Tıpkı onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi...” İşte böyle!.. Allah onlara, kendilerinin yaptıklarını gösterirken içleri  yanacaktır. Artık o ateşten çıkacak değillerdir”. (Bakara 2/165-166-167)

   b- Bediuzzaman olduğu iddiası

Bedi’in sözlükte iki anlamı vardır: Biri; örneği ve benzeri olmayanı yaratmaktır. Bu özellik yalnız Allah’ta olur. O, göklerin ve yerin bedi’idir.”(Bakara 2/117) Yani gökleri ve yeri, örneği ve benzeri yokken yaratmıştır. Bedi’in ikinci anlamı; “örneği ve benzeri olmayan varlıktır[7]” Buna göre Bediüzzaman; bu zamanın, örneği ve benzeri olmayan kişisi, demek olur. Bu özellik sadece insan-ı kâmil ve hakikat-i Muhammediye kavramlarına uygun düşer. Said Nursî’nin, “Pek parlak bir kaside” diye övdüğü bir şiirinde Hasan Feyzi onu şöyle anlatır:

“Asl-ı evvelisin balın, şekerin,

Deryasısın cümle ilmin, hünerin,

Gelmedi cihana böyle eser benzerin

Ey mir'ât-ı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur[8]!

 (İlk kaynağısın balın, şekerin

Hem denizisin ilmin, hünerin

Gelmedi cihana böyle eser benzerin

Ey aleme rahmet Muhammed’in aynası Nur Elçisi!)

Buradaki “Risaletü'n-Nur” Nur Elçisi anlamınadır. Risalet, elçilik demektir. Mastara ism-i fail anlamı verilebildiği için “elçi” anlamına da gelir. Sayısız yerde Risale-i Nur sözüyle Said Nursî’nin manevi kişiliğinin kastedildiği ifade edildiği için “Risaletü'n-Nur”a “Nur Elçisi” anlamı verildiği ortaya çıkmaktadır.

İddiaya göre Bediüzzaman lakabı ona, pek genç yaşta iken, olağanüstü özelliklere ve okyanus büyüklüğünde bir ilme sahip olduğunu gören ilim adamları tarafından verilmiştir[9].

  c- Alemlere rahmet olduğu iddiası

Allah Teâlâ Peygamberimiz için şöyle buyurur: Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”. (Enbiya 21/107)

Hasan Feyzi, bu ayetin Said Nursî’ye işaret ettiği iddiasıyla bir şiir yazmış, Said Nursî de o şiir için şunları söylemiştir: “… Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir görüntüsü, bir örneği olduğundan, hakikat-i Muhammediye nin (a.s.m.) bir kısım özellikleri, mecâzî anlamda cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız Hakikat-i Ahmediye (a.s.m) ile aynası arasındaki farka işaret için kelimeler ilâve edildi[10].” Şiir çok uzun olduğu için bazı bölümlerini almakla yetineceğiz. 

“Huzur bulur bugün seninle âlem,

Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! (Nur Elçisi!)

 Bu hasta gönüller çoktan perişan,

Varsa sende eğer Lokman'dan nişan,

Bir şifa sun, gel, ey mahbub-u zişan,

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”

Son iki mısra şu şekilde sadeleştirilebilir:

(Bir şifa sun, gel, ey Allah’ın sevgilisi

Ey alemlere rahmet olanın (Muhammed aleyhiselamın) görüntüsü, Nur Elçisi)

“ Fahr-i Âlem, Arştan bu yere indi,

Şâh-ı Velâyet gelip Düldül'e bindi,

Zülfikar'a bugün, artık nur dendi,

Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”

(Alemin iftihar ettiği Muhammed Arştan bu yere indi

Veliler padişahı Ali Düldüle bindi

Zülfikar adlı kılıcına bugün Nur dendi

Ey bu zamanda aleme rahmet Nur Elçisi!)

“Yolumuz, bu Nurun bu nurlu yolu,

Olduk hepimiz o Nurun bir kulu,

Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu”

Ey nümune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!

(Ey alemdeki rahmetin örneği, Nur Elçisi!)

“Bu âlemde madde değil, bir özsün,

Her zerreden bakan bütün bir gözsün,

Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün,

Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”

(Ey aleme Rahmet Muhammed’in örneği, Nur Elçisi!)[11].

 

 

                                                                                                  DEVAMI>>>>>



[1] Emirdağ Lâhikası (1)  Mektup No: 71, c. II, s.1725 “Risale-i Nur hakkında ve o Nurun menbaı ve esası olan Nuru Muhammedî (a.s.m.) …”

[2] Emirdağ Lâhikası (1)  Mektup No: 71, c. II, s.1725  “Gerçi o âhir kasidesinde Risale-i Nur'un hakikatini ve şahs-ı mânevisini murad etmiş…”

[3] Kastamonu Lâhikası  Mektup No: 121, c. II, s. 1644. Yazı sadeleştirilmiştir, aslı şöyledir: Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:

Risale-i Nur'un şahsı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahsı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlakayla Hicaz'da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi farz-ı muhal olarak Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutbu âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir... Said Nursî

[4] Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.

[5] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s.2102

[6] Bkz. Hasan Kamil YILMAZ, “Ricâl’l u-Gayb”, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.

[7]  Şemseddin Sami, Kamusi Türkî, İstanbul 1317 tarihli nüshadan ofset baskı, İst. 1999.

[8] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, II, s. 2102.

[9] Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, c. II, s. 2129.

[10]  Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2101-2102. Yazı sadeleştirilmiştir, aslı şöyledir: “… Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümunesi olmasından, hakikati Muhammediyenin (a.s.m.) bir kısım evsafını, mânâyı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız Hakikati Ahmediye (a.s.m) ile aynasının farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi”.

[11] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s.2102-2103.

 
  Bugün 14 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=