ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  Tasavvuf Ve Islam 3
 

İbn Teymiyye'nin Tasavvufçuluğu

İbn Teymiyye'nin tasavvufçuluğu konusuna gelince; hemen belirtelim ki, müslümanların uymak zorunda oldukları iki şey vardır. Bunlar da Kur'an-ı Ke­rim ve sahih sünnettir. Bunun dışında hiç bir kimsenin sözü dini açıdan bağlayıcı değildir. Bu ikisi dışında da hiçbir kimse masum, yani yanılmaz değildir. İnsanların sözleri doğru veya yanlış olabilir. Sözleri Kur'an ve sahih sünnete uygun ise benimsenip kullanılabilir, uygun değilse terk edilir. "Niçin falan kişinin sözünü kabul etmiyorsun ?" diye de hiçbir kimsenin kimseye sitem etmeye hakkı yoktur.

İbn Teymiyye adının anıldığı yerde tasavvufçuların cin çarpmış gibi küplere binmesini anlamak mümkün değildir. İslam inancına aykırı bu kadar şeyler söyleyen, bu kadar hurafe anlatan, bid'at ve cehaletler içinde yüzen bir sürü tasavvuf meşhurunun adı anıldığında hep kuddise sirruhu, radiyallahu anhu, rahmetullahi aleyhi gibi takdis ve tazim ifadeleriyle anılırken, hayatını İslam'ı ve müslümanları savunmakla geçiren bir İslam âliminin adı anıldığı zaman neden tüyleri diken diken olmaktadır?

Acaba bu adam zarurat-ı diniyye olarak bilinen dinin kesin prensiplerinden bir şeyi mi inkâr etmiştir? İslam'ın ibadetlerini mi yerine getirmemiştir, ibadet diye bir takım bid'atlara mı sarılmıştır? İslam'ın hakimiyetine karşı olan zalim ve tağut yöneticilerle işbirliği mi yapmıştır? Yüce Allah'ı yaratılmışlara veya onları Allah'a mı benzetmiştir? Veli ve kerametin bulunmadığını mı söylemiştir? Zavallı halkın inançlarını istismar ederek gözbağcılıkla inançlarını bulandıran şarlatanlar gibi şişler mi batırmış, salonlarda ve ekranlarda zikir diye dans mı yapmış, yoksa göbeği yırtılacak ve hançeresi çatlayacak kadar testere seslerini mi çıkarmıştır? Cehennemin kâfir ve günahkârlara tatlı geleceğini mi söylemiştir? Kitaplarının Allah tarafından kendisine ilham edildiğini ve tahrif edilmesinin mümkün olmadığını, yani Allah'ın koruması altında bulunduğunu mu söylemiştir?

Ben Allah'ım, cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur, müslümanlar Kabe putuna tapıyorlar diyen Şemsi Tebrizi'ye "Şemsi men u hudayi men, amri men u bekayi men, ez tu behak residem, ey hak, hakkı güzari men" [[1]] mi demiştir?

Yoksa bütün suçu, tasavvufçuların bid'at ve hurafelerine karşı çıkmak ve eleştirmek, Kur'an ve sahih sünnete sarılmaya çağırmak mıdır? Adı anıldığı zaman tasavvufçuların neredeyse "euzu billah" çekecekleri bu adamın bütün suçu acaba kabir oyunlarını açığa çıkarması mıdır? Tasavvufun İslam dışı tez ve uygulamalarını eleştiren bunca İslam âlimi varken, neden sadece İbn Teymiyye boy hedefi olarak gösterilmektedir?

Öğke'nin üstünkörü savunuculuğunu yaptığı ve tasavvufçu diyerek aralarında göstermeye çalıştıkları Hallaç, İbn Arabi, İbn Farid, el-Cili, İbn Seb'in, Konevi,Tilmisani, Hakim, Tirmizi vb. için İbn Teymiyye'nin söylediklerini, seven ve sevmeyen herkes çok iyi bilmektedir. İbn Teymiyye, hiçbir zaman felsefi tasavvufu savunmamış ve İslam olarak takdim etmemiştir. Aksine, İslam tarihinde bu tasavvufa karşı tavizsiz muhalefeti yürütmüştür ve savunanlara en ağır eleştirileri yöneltmiştir.

İslam'ın sosyal hayatla ilgili yönlerini değişik İlimler işlemektedir. Tasavvufun İslam'dan aldığı kalb ve ruh dünyası ile ilgili yönlerini de İhyau Ulumiddin kitabı gibi tasavvuf kitapları işlemektedir. Bunlar kişinin içinde bulunabildiği rıza, havf, reca, takva, itminan, kararsızlık, şüphe, yakin, ihsan, ihlas, tevbe, istiğfar, ümitsizlik, karamsarlık, korku, kıskanma, gıybet, ölümü çok hatırlama, ahireti düşünme, dünyanın faniliğine aldanmama, hayatın imtihan olduğunu bilme, ahiret ahvali, Allah'ın murakabesi, sabır, şükür, infak, ibadetin fert ve toplum üzerindeki etkileri, inkar ve fücurun zararları, nifakın kötülüğü, şefkat, adalet, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma, şeytanın vesveselerinden korunma, şirk, nifak, ilmin fazileti ve cehaletin felaketi, Allah'a tevekkül, ibadetlerde gönül huzuru ve Allah'a teslimiyet, haram şeylerden kaçınma, insanların arasını bulma ve selamı yayma, komşuluk haklarını gözetme, mal ve can ile Allah yolunda cihad etme, ahiret için hazırlık yapma, Allah'ın sözünü üstün kılmak için çalışma, Allah'ın mü'minlere ikramı ve yardımı, imanın dereceleri gibi burada sayamayacağımız konular elbette İslam'ın ruhu ve dokusudur. Bunlardan birini inkâr eden, İslam'ın dışına çıkmış olur. Tasavvufun İslam'dan aldığını söylediğimiz motifler bunlar ve benzerleridir.

Tefsir, fıkıh, kelâm, hadis ve tarih kitapları bu konular üzerinde fazla durmamaktadır. Bunlar daha çok zühd, rekaik ve daha sonra tasavvuf adıyla anılan kitapların konusu olmuştur ve olmalıydı da. Çünkü bunlar İslam'ın parçası ve konularıdır. Cezalar ve hükümler gibi, ferdi eğiten ve kimlik kazandıran unsurlardır. Hatta dünya hayatında huzuru sağlayan ve ahirette kurtuluşa götüren unsurlardır. Elbette İslam âlimlerinin bu konuları ele alması, incelemesi, yorumunu yapması ve insanlara yol gösterecek şekilde aydınlatması gerekirdi. Aksi halde İslam'ın büyük bir bölümü ihmal edilmiş olurdu.

İbn Teymiyye ve benzerleri bunu yapmıştır. Son derece de başarılı bir şekilde bu görevi yerine getirmiştir. Ancak bununla kalmamış, tasavvuf kitaplarında bu konuların anlatıldığı yerlerde onlara karışan yabancı unsurları da ayıklamış ve işin doğrusunu ortaya koymuştur.

Bu konuları anlatırken tasavvufçuların uydurdukları hadisler, hikayeler, menkıbe ve kerametler, dine aykırı izahlar ve İslam dininde yer almayıp ona aykırı bulunan tasavvufi doktrinleri şiddetle reddetmiş ve emri bil maruf nehyi anil münker görevini yapmıştır. Bizim de yapılmasını istediğimiz budur.

İbn Teymiyye, kitaplarının hiçbir yerinde vahdet-i vücud, hulul ve ittihad, insan-ı kâmil, hatemu'l-evliya, ricalu'l-gayb, gaybı bilme, kalb okuma, Allah'ın yardım ve ikramına layık olmadığı halde keramet gösterme, ölülerden yardım isteme, şeyhleri masum ve dokunulmaz bilme gibi iddiaları, Allah'ın dünya ve ahirette vereceği nimetlere karşı zahid olma konularını tasvip etmemiştir. Aksine bu gibi konuların İslam'la bir ilgisinin bulunmadığını, bunların anlatıldığı yerlerde İslam'a aykırı bir çok düşüncelerin yer aldığını ve bunların dışlanması gerektiğini söylemektedir.

İbn Teymiyye'nin, keramet adı altında gözbağcılık ve şarlatanlıkla müslümanların inançlarını bozmaya çalışan Bataihiyye adıyla meşhur sapık fırka mensuplarına karşı verdiği mücadele dillere destandır ve büyüğünden küçüğüne kadar hiçbir tasavvufçunun göze alamayacağı bir mücadeledir. Keramet dedikleri şeyin sihirbazlık olduğunu ve kimyasal bir takım maddeler sürünerek ateşe girip insanların gözünü boyadıklarını anlatmış, sahtekârlıklarını göstermek için, sıcak suda yıkanmaları şartıyla bütün halkın önünde onlarla kızgın fırına girmeyi göze alarak bahse girmiştir. Hükümdarın önünde bu düelloya girmiş, ama söz konusu fırka mensupları pes ederek düellodan kaçmış, böyle bir şeye bir daha kalkışmayacaklarını yöneticinin huzurunda itiraf etmişlerdir [[2]].

Sorarım, hangi tasavvufçu Allah'ın dinini savunmak ve düşmanın sahtekârlığını ortaya çıkarmak için alevli fırına girmeyi göze alabiliyor? [[3]] Tekkelerimiz kapanmasın, yöneticilerimiz darılmasın ve müridlerimiz dağılmasın diye egemen zalim güçlerle dirsek teması yapan bu sırtı pek, karnı tok şeyhlerin hangisi batıla bu şekilde meydan okuyabiliyor?

 

Avustralya sahillerinden Karadeniz sahillerine kadar en güzel manzaralar ve en lüks imkânlar içinde yaşayan bu şeyh efendilerin hangisi İbn Teymiyye gibi hakkı söylemek için zindanı göze alır ve zindanda ölüme seve seve gider? Onun için benim tasavvuf erbabından ricam, lütfen İbn Teymiyye'yi dillerine dolamasınlar ve büyük davetçi, âbid ve İslami ilimlerin hemen hepsinde muhakkik olan bu kahraman insanı kendilerinden sayarak yanlışlarına bulaştırmasınlar. İbn Teymiyye'nin örnek şahsiyetini ve bu konulardaki tutumunu öğrenmek isteyenler, hakkında şunun bunun söylediklerine değil, kendi kitaplarına baksınlar [[4]].

 

Kuşeyri İle İlgili Bir Yanlışlık

"Kuşeyri'nin Risale'sine İbn Arabi'yi almaması" ifadesinde gözden kaçan bir yanlışlık olmuştur. İbn Arabi yerine Hallaç ve benzerleri olacaktı. Bu da eleştirenlerin mal bulmuş mağribi gibi sarıldıkları bilgisizliğin ifadesi değil, gözden kaçmanın bir sonucudur. Tasavvufun içini dışını bilen bir kişi herhalde Kuşeyri ve İbn Arabi'nin hangi yüzyılda yaşadıklarını da bilir. İnsan yanılan bir varlıktır. Nitekim Öğke'nin kendi yazısının başlığı da "Tasavvufa Yöneltilen Eleştiriler" olacağı yerde, "Tasavvuf Yöneltilen Eleştiriler" olmuştur. Bunlar önemli şeyler değildir.

Kitapta duygusal sayılabilecek bazı ifadeler yer almış olabilir. Şüphesiz bu gibi ifadeler şahısları karalamak veya hakaret etmek amacını değil, karşılaşılan İslam dışı anlayış ve uygulamalar karşısında gösterilen tepki yahut nefretin ifadesinden başka bir şey değildir. Zaten kişilerin şahsiyetleri hedef alınarak yapılan eleştiri İslam ahlâkına da aykırıdır. Nitekim Sadeddin Taftazani, Ali el-Kari gibi yüzlerce âlim tarafından sözlerinin küfür olduğu belirtilen İbn Arabi'nin [[5]] düşüncelerini sergiler veya eleştirirken de küfür sözünü kullanmaktan özellikle kaçındım.

Yalnız unutulmamalıdır ki, İslam inançlarına aykırı düşünce ve davranış sergileyenlerin kâfir olacaklarını söylemek de İslam'ın bir yoludur. Nitekim Kur'an ve Sünnet'te küfür olarak nitelenen bir dizi inanç ve davranış şekilleri bulunmaktadır. Aynı şekilde küfür sözler ve ameller adıyla yazılmış çok kitap bulunmaktadır. Bunlar arasında tasavvufçuların da kitapları vardır. Elbette bu söz ve davranışlarla ilgili hükümler kişiler hakkında verilmektedir. Yoksa inanç ve davranışlar soyut şeyler olup, onların sahipleri muhatap olmaktadır.

Hemen belirtelim ki, küfre bağrını açmış kişilere layık oldukları hükmü söylemek insanların hakkı olduğu kadar, bu hükme muhatap olan kişilerin de ondan rahatsızlık duymamaları gerekir. Ama kimi tasavvufçuların hoşgörüsü İslam'ın sınırlarını aşıyorsa, yahut hoşgörü ve sevgi dini adına İslam'ın inanç ve hükümleri arka plana atılıyorsa, bu da onları ilgilendiren bir meseledir. İnancında samimi müslümanların bu gibi şeylere katılmasını beklemeye kimsenin hakkı olmamalıdır.

Söylediklerimizin iftira olmadığı ve felsefi tasavvufun İslam'dan uzak bulunduğunu gösteren bir örnek olarak Abduikerim el-Cili'nin "İnsan-ı Kâmil" kitabından tanrı anlayışını ve bütün din mensuplarının hak ve saadet ehli olduklarını anlatan sözlerini dikkat ve ibretle okuyalım.


[1] Tercümesi: Ey benim güneşim ve tanrım, beka ve ömrüm sendendir, senden Hakka ulaştım, ey hakkımı veren hak! Bakınız, Sadeddin Taftazani, Risali fi Vahdeti'l-Vücud, 8, Ali Bey Matbaası, 1294 Hicri.

[2] Bkz, Mecmuu'l-Fetava, 11/445-475, D. Alemi'l-Kütüb Riyad 91

[3] Gerçi İslam müslümandan böyle bir şeyi istememektedir. Böyle bir şeyi yapmak da doğru değildir. Ancak Allah'ın dininin saptırılması tehlikesine karsı dini hamiyetinden dolayı böyle bir şeyi göze almıştır.

 

[4] Mesela, Mecmuu'l-Fetava'dan Tasavvuf bölümü olarak ayrılan 10-11. ciltlere baksınlar.

 

[5] Mesela, Risale fi Vahdeti'l-Vücud kitabının sonunda Ali el-Kari şöyle demektedir; "Şüphesiz İbn Arabi akidesinin hakikatine inanan kişi, tartışmasız icma ile kafir olur" s. 114, Ali Bey Mat., İst. 1294 h. İbn Arabi hakkında Ali el-Kari'nin kitabındaki düşüncelerini Süleyman Ateş şöyle özetlemektedir: "Muhyiddin İbn Arabi kudretli bir bilgindir ama dini ölçülere aykırı sözleri vardır. Bu sözlerin bir kısmı sahibinin fıskını, icmaa aykırılığını, bir kısmı da iman dairesinden büsbütün çıkmasını gerektirir. İbn Arabi, bütün akidelerin doğru olacağını, bütün putların bir parça tanrılığa sahip bulunduğunu, dinlerin bir olduğunu, Firavn'ın tertemiz gittiğini... iddia etmekle dinden çıkmıştır". Doç. Dr. Süleyman Ateş, İşarı Tefsir Okulu, AÜİF Yay., Ankara 1974.

 

 
  Bugün 3 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=