ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  Vahyin tercümesi
 

Vahyin, örtülü/gizemli bir iletişim oluşunu ihmal etmeden bakıldığında, Kur'an'ın da bu konsepti dikkate aldığı rahatlıkla görülür. Bu bağlamda Allah'ın vahyetmesiyle beraber, vahyin sadece Allah'a mahsus ilahi bir özellik olmaktan çok, "gizem veya giz'le haber verme" anlamında Allah'ın dışında da vahyedenlerin bulunduğunu gösteren bir kavram olduğu ayrıca dikkate değerdir. İlgili ayetlere bakıldığında:

Zekeriya Resulullah'ın, susma orucu sebebiyle, kavmi ile işaret yolunu kullanarak (fe-evha) mihrabdan haberleşmesi:

"Zekeriya bunun üzerine mabedden çıkıp kavmine: 'Sabah akşam Allah'ı tesbih edin' diye işarette bulundu." (Meryem, 19/11)

Şeytanların, fısıldamak/telkin etmek şeklindeki vahiyleri (yuhi):

"Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar          birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile baş başa bırak." (Enam, 6/112; 6/121)

Ayrıca Allah'ın, resul/nebileri dışındaki kimse ve nesnelere de vahiyle bildirdiğini/emrettiğini okuyoruz:

Allah'ın, bal arısına vahyetmesi (evha):

"Ve Rabbin bal arısına vahyetti ki: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin." (Nahl, 16/68)

Allah'ın, göklere vahyetmesi (evha):

"Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir." (Fussilet, 41/12)

Allah'ın, yeryüzüne vahyetmesi (evha):

"İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle kendi haberlerini anlatır." (Zilzal, 99/4-5)

Allah'ın, meleklere vahyetmesi (yuhi):

"Rabbin meleklere, 'Ben sizinleyim, inananları destekleyin.' diye vahyetti. 'Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık vurun onların boyunları üstüne, vurun her parmağına.' dedi." (Enfal, 8/12)

Allah'ın, Musa Resulullah'ın annesine vahyetmesi (evhayna):

"O sırada Musa'nın annesine: 'Onu emzir; ona zarar gelmesinden bir korku hissettiğinde, kendisini denize bırakıver ve artık korkup üzülme! Biz, muhakkak onu sana iade edeceğiz ve kendisini resullerden biri yapacağız.' diye vahyettik." (Kasas, 28/7)

Allah'ın, İsa Resulullah'ın havarilerine vahyetmesi (evhaytu):

"Hani Ben havarilere: Bana ve resulüme iman edin, diye vahyetmiştim de; inandık, şahid ol ki biz, Müslümanlarız, demişlerdi." (Maide, 5/111)

Bunun dışında Kur'an'da geçen bütün vahiy lafızlarıyla kastedilen; "kitabi" vahiylerdir. Ya Kur'an ya da Kur'an'dan önceki kitaplara atfen kullanılmış ve nübüvveti/risaleti işaret eden ifadelerdir. Bu iletişimin adı vahiydir, ancak bu vahiy "Ne şekilde alınmaktadır, nasıl gelmektedir, şartlara bağlı mıdır?" gibi soruların cevapları da vahyin mahiyeti açısından zihin açıcı niteliktedir. Bu ve benzeri soruların cevapları, vahyin anlam çerçevesi içinde bulunan aşağıdaki kavramları mündemiçtir. Burada, vahyin anlamını farklı özellikleri ile destekleyen diğer kullanımlardan da daha fazla yer kaplamaması için sadece ismi ve geçtiği ayetlerden kısaca bahsetmek isabet olacaktır.

İnzal/tenzil/nüzul: Bir şeyin bulunduğu mevkiden, daha aşağı bir yere inmesi. Bu inme kıymet ve değer açısından bir düşüşü ifade etmez. (2/174; 4/105; 6/7; 7/196; 15/9 vb.)

İlka/lika: Bir yere koymak, bırakmak, atmak (Resulün kalbine/beynine/idrakine). (4/171; 73/5; 27/6; 22/25; 40/15 vb.)

Bununla beraber, Allah'ın vahyedişini ve bu vahyin özelliklerini ifade eden diğer kavramlar da şunlardır: en-Nida (7/22), eta/vermek (6/114), risalet/nübüvvet (22/52), er-ruh (40/15), el-melek (16/2), el-kitab (3/7), el-Kur'an (4/82), aye(a)tullah (6/33), ez-zikr (21/50), el-beyan (ve türevleri) (24/54), el-hukm/hikmet (17/22), el-huda (2/97), en-nur (6/91), rahmet (12/56), kelam (7/144), el-furkan (25/1), kavl (73/5), el-ilm (3/61) gibi.

Şimdi, vahyin Allah'tan gelen bildirim/mesaj oluşu özelliğini dikkatlerden kaçırmadan, "Resulullah'a yönelik Kur'an'da sıkça ifade edilen, 'O hevadan konuşmaz. O'nun söylediği ancak vahyedilen bir vahiydir.' (Necm, 53/3-4) ayet(ler)i, Resulullah'tan rivayet edilen hadisleri de kapsar mı?" şeklinde bir soru, aynı zamanda Kur'an'ın "er-resul" modelini ortaya çıkarmaya yardım edecektir. Ayette belirtilen ifadede, Resulullah'ın hevadan konuşmadığı ve vahyi bildirdiği hususunda kimsenin kuşkusu yoktur. Problem, daha çok Resulullah'ın her söylediğinin vahiy olup/olmadığı fikriyatında ortaya çıkmakta. İlgili ayetin siyak ve sibakına bakıldığında mesele kendiliğinden vuzuh bulacaktır:

"Batmakta olan yıldıza and olsun ki, arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da! O hevadan konuşmaz. O'nun söylediği ancak vahyedilen bir vahiydir. Ona, kuvvetleri çok güçlü olan öğretti. Bir kuvvet sahibi; hemen doğruldu. Ve o en yüksek ufukla idi. Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı. Verdi kuluna verdiği vahyi. Gördüğünü kalbi yalanlamadı. Gördüğü hakkında şimdi siz, onunla tartışıyor musunuz? Andolsun ki, o onu bir kez daha inişinde gördü; Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında ki, Cennetu'l-Me'va onun yanındadır. O dem ki o Sidre'yi bürüyen bürüyordu. Görmesi oradan ne kaydı ve ne de onu aştı. Andolsun ki, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü." (Necm, 53/1–18)

Burada, müşriklerin Resulullah'a ve ona gelen vahye karşı ettikleri iftira ve alaylara (43/7), bir cevap vermekle beraber, O'na inanmayıp saldırmalarına ve devam eden iz'ansızlıklarına bir reddiye olarak, (sahibukum=arkadaşınız/ashabınız/sahibiniz/sohbet edip konuştuğunuz, diyerek, 2. çoğul şahıs/cem'i muhatab sigası kullanarak, yani "siz" zamiri ile), Resulullah'a ve gördüklerine, Allah bizzat yeminle tanıklık ederek kulunu sağlamlaştırıyor. Resulullah'ın muarızlarına karşı, O'nun söylediği/davet ettiği bu sözlerinin, ne cinlerden (68/2) ne başka birilerinden (6/105) ne de insanın kendi kuruntularına kaynaklık eden hevasından olduğunu, O'na Allah tarafından vahyedildiğini açıklayan bir surenin vahiy savunmasını okumaktayız. Aynı şekilde bu, O'nun ne kadar aklen/kalben/zihnen temiz olduğuna da ayrıca gönderme yaparak, (68/4) risaletin üstünlüğünü/ilahi tabiatını ortaya koyuyor (6/124). Bu bağlamda, bir beşer olarak Resulullah'ın bütün sözlerinin değil, "Kitab"a izafeten söylediklerinin vahiy olduğu, bunun aksi bir iddianın, Resulullah'ın beşer yönünün inkârı, (18/110) kurgulanmış ve kendine has kişisel özellikleri olmayan bir melek, (6/9) her hareketi vahyi olduğundan ilahi özelliklere sahip, (6/50) dolayısıyla örnek alınamaz (33/21) vs. olduğu sonucunu ortaya çıkarır ki, bütün bunlar Kur'an'a ve öğretilerine tamamen muğayir ve muhaliftir. Aynı zamanda Kur'an'ın uyarılarına da muhatap olmamış (4/105-107; 66/1; 8/67; 9/43; 80/1-2) kabul edilecektir ki bunun te'vili gayri kabildir.

Bu vahiy gerçeği, tamamen âlemlerin Rabbi olan Allah'ın dilemesi ile olan bir olay/olgudur. Yani bu iletişimi Allah kurar ve O'nun izni/emri olmadan hiçbir şey gerçekleşemez. Allah dilemedikçe kimseye vahiy inmez. "Allah kullarından dilediğine buyruğunu bildirmek için meleklerini vahiyle indirerek şöyle der: İnsanları uyarın ki, Benden başka tanrı yoktur. Benden sakının." (Nahl, 16/2) Bu tamamen Allah'ın tasarrufundadır. Ancak vahiy, Allah'ın müheymin/alim/habir/semi'/basir vd. oluşundan dolayı hayata müdahale eder ki, bu ilahî bir tercihtir. Yani, Allah bazen hiçbir sebep olmaksızın, bazen de kullarının ihtiyaç duyduğu, cevap aradığı, çözümsüz kaldığı zamanlarda vahyini inzal eder. Yine de inzal edip etmemek Allah'ın takdirindedir. Yaşanan olaylara binaen inmesi, O'nun hayata/tarihe ve vakıaya hâkimiyetinin anlaşılması açısından da ilgi çekici bir özelliğidir. (55/29) Yeri gelmişken burada bir hatırlatma, daha doğrusu bir tashih yapmak, konunun özüne dair önemli bir katkı sağlayacaktır: Bazı ayetlerde "inzal" bazılarında ise "tenzil" olarak geçen ibarelerin, anlamın genişleyip daralmasına değil, o cümle içinde nasıl bir forma girdiği ile ilgili olduğunu öncelikle teslim etmek gerekir. İnsanlara; onların kullandığı ve konuştuğu, kendi kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi, dini, üretim-tüketim ilişkilerinin ifadesi olarak yansıyan, tamamen cümle içindeki anlam bütünlüğünden mütevellid ve dil kuralları içinde olması gereken formlardan başka, farklı süreçleri çağrıştıracak anlamlara gelmez. Yani ikisi de "iniş/inme/indirme" anlam sahası içinde, ilahi iradenin dilemesiyle olan bir durumdur. Aksi bir okuma, vahyin ve makamının töhmet altına alınması gibi riskleri de beraberinde getirecektir. Vahyi bu şekilde okumak, ya da onun tabiatını bu şekilde kabul etmek, beraberinde bazı temelsiz isnad ve algıları tersyüz etmeyi kaçınılmaz kılacaktır. Yani bazı müfessir veya dilcilerin, salt kelimenin kurgulanma formuna istinaden "inzal" kelimesine, 'vahyin tümden dünya semasına indiği', "tenzil" kelimesine ise, 'dünya semasına tümden inen ayetlerin, parça parça resule intikal etmesi' şeklinde anlamlar vererek, (bilerek ya da bilmeyerek buna dair birçok tutarsız rivayete de meşruiyet kazandırmak suretiyle) aslında bir başka vahim hata daha yapmışlardır ki o da şudur: Mezhebi okumalarla vahyin tabiat ve mahiyetini kendi görüş ve mantalitelerine sığdırmaya çalışmışlardır. Kaderi-Cebri tartışmaların savaş meydanına döndürdüğü bir alan olarak insanın "kader"i itikadı da bu zeminde hayat bulmuş ve "iman esasları" babında altı temelden biri olarak kadim(!) yerini almıştır. Aynı şekilde kendine "muhkem/sahih" hadisler bulmakta da hiç zorlanmamıştır. Burada şu soruları tevcih etmek anlamsız olmasa gerek: Vahyin olaylara sıcağı sıcağına müdahalesi ya da resule yöneltilen sorulara daha önceden gelen vahiy nasıl cevap verecekti? Hem vahiy önceden toptan inmişse, sonradan yaşanan bu olaylar ve insanların davranışları da önceden belirlenmiş sonucunu doğurmayacak mı? Allah neden toptan bir defada indirdi, buna dair bir karine var mı? (25/32) Bu ve benzer soruların çoğaltılması mümkün. Ne ki Kur'an'ı bile kendisinden değil, illa ki 'otoriteler' tarafından ve 'kutsal nesne' olarak tanımak, birilerinin anlatımı/izni olmadan kitaba muttali olamamak, maalesef genetik bir şartlanmaya dönüşmüş, Kur'an'a rağmen, Kur'an adına değerler ve yargılar üretmek "kulluk gereği" addedilmiştir.

Vahyin devamlılığı ya da tekrarı meselesi ise, onun ne kadar anlaşıldığı ve sahiplenildiği ile doğrudan ilgili bir meseledir. İnsanın yeryüzü serüveni de vahiyle başlamıştır. (7/24) Hatta ondan öncesi süreçte, Âdem'e isimlerin talimi, meleklerin, hatalarını fark ederek tevbe edişleri de bu çerçevede olmuştu. (2/30–39) Allah'ın kullarına bildirim tarzı, sürekli aynı olmuştur. Zaten başka bir yol da mümkün değildir. Bu imkânı ortadan kaldıran, insanın kısıtlı ve sınırlı oluşundan başka bir şey değildir.

"Allah'ın bir beşere konuşması mümkün değildir. Ancak vahyetmekle, yani örtülü bir yolla, yani bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyetmesi suretiyle olur bu. Şüphesiz Allah yücedir ve hâkimdir." (Şûra, 42/51)

Vahiy şeklinde gerçekleşen ilahî bildirim insanlığın, Rabbiyle ahidleşmesi ile başlayan bir süreçtir ve Allah diledikçe izniyle devam eder. Vahyin geliş gerekçelerine ve sebeplerine bakıldığında, insanın, belli dönemlerde kurulan bu iletişime sırt dönmesi, onu unutması, terk etmesi, onu değiştirmesi, onu korumaması, elleriyle yazdıklarına "Bu Allah katındandır." süsü vermesi, bir kısmına inanıp bir kısmına inanmaması vs. gibi yaklaşım ve tavırlarının buna zemin hazırladığı görülür. (Burada, vahyin tabiatı veya mahiyetiyle ilgili bazı soruların belirmesi kaçınılmazdır.

Yani onu korumamak, değiştirmek, eklemeler yapmak, çıkarımlar yapmak … gibisinden yaklaşımlar şunu da gündeme getirir: Acaba Tevrat, İncil ve onlardan önceki vahiyler gerçekten tahrif edilmişler mi? Bu tahrifat onların vahiy oluşlarına halel getirir mi? Bu vahiylerle Kur'an vahyi farklı vahiyler mi? Kur'an korunduysa neden diğerleri korunmadı?

Acaba Allah, resullerini ayırıyor mu? Allah'ın koruyacağını söylediği "ez-Zikr", sadece Kur'an mı? Vahiy ve 'koruma' kavramlarına bakışımızda İsrailiyat'ın etkisi var mı?) Aynı zamanda insanın/insanlığın bu süreçle birlikte olgunlaşması, belli bir rüşde ulaşması da gelen vahyin içeriğini etkilemiş hatta tayin etmiştir de denebilir. İnsana; onun kullandığı ve konuştuğu dile ve dilsel araçlara, insanların kendi kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi, dini kimlikleri, ritüelleri, üretim araçları ve tüketim alışkanlıkları bile vahyin üslubunu ve retoriğini yönlendirmiştir denebilir.

Ancak burada bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekir: Hem Allah'ın mutlak tasarrufunda olduğunu kabul ettiğimiz vahyin, Allah'ın izni ve dilemesi dışında gerçekleşemeyeceğini ayetlerin ışığında söyleyeceğiz, hem de bu vahyin içeriğini insanı etkileyip hatta tayin ettiğini iddia edeceğiz. Bu, ilk okumada bir çelişki gibi görünse de, aslında bir bütünselliğin yansımasıdır. Şöyle ki; vahyi Allah diler ve izniyle inzal eder, ancak bu vahyi alacak olan insanın ilgileri, algısı, dili, günlük hayatı ve değer yargıları, dünya görüşü / âlem tasavvuru bunun gelişini belirler.

Yani Arap insanına kutup ayısından bahsederse bu ona bir şey ifade etmeyecektir, zira tanıyıp görmediği bir şey olduğundan, bir değer takdir etme şansı da olmayacaktır. Deve ise, içinde yaşadığı gerçekliğin bir parçası ve hayatında önemli bir yer tutan önemli bir olgu hatta bir güç ve zenginlik imkânıdır. (81/4) Ya da şefaatin, müşrik toplumda köklü bir yer edinmesi karşısında Kur'an, (10/18) hemen hemen bütün iniş sürecinde şefaati gündemine almış ve bunun tevhid ilkesi karşısındaki konumunu belirlemiştir. (39/43) Kur'an'ın şefaat hakkında bu kadar duyarlı olması, müşriklerin şefaat anlayışını yıkıp yerine "İslami şefaat"(!) anlayışını ikame etmek istemesinden ya da öyle vehmedilmesinden değil, (19/87;20/109) şefaatin tümünün Allah'a ait olduğunu, (39/44) bunun dışında bir şefaattin olmadığını ısrarla vurgulamasındandır. Müslümanların dahi hala bu şefaat mantığından kurtulamadıkları için, son inen surelerde bile (2/254–255) bu konunun işlenmesi de, Kur'an'ın insan gerçeğini ne kadar dikkate aldığını gösterir. Bu vecihle, insanın ve geldiği aşamanın, vahyin retoriğini ne kadar etkilediği hususunda "asr" mefhumu oldukça kilit bir yerde durur.

Vahyin indiği coğrafyalarda bazen aynı zaman diliminde birden fazla resulün olması (mesela Şuayb, Musa-Harun; İbrahim, Lut) da bu hakikate müsteniddir. Her toplumun öne çıkan hastalığı/zaafı farklı olduğu gibi (mesela, Musa'nın kavminde kölelik, Lut'un kavminde cinsi sapıklık, Şuayb'ın kavminde ölçü-tartıda haksızlık, Nuh'un kavminde sosyal sınıflaşma/tekebbür vs.), kapasite ve sosyal rüşdü de aynı kıvamda değildir. Bu, onların dilinden ve içlerinden bir resulün olmasını gerektirir. Bu yüzden de resullerin şeriatları (hukuk) değişiklik arz etmiştir. Ancak temel ilkelerde (ed-din) zerre kadar farklılık olmamıştır (16/36) olamaz da. (3/79–85) Bu aynı zamanda bir sürecin aşamalarıdır. (itmam/ikmal 5/3) Bütün inen vahiylerin özelliği, bir merkezden dağıtımı yapılan bir yayının bir bütünü temsil etmeleridir. (3/19)

Vahyin, insan gerçeğini dikkate almasının bir başka vechesi de, ondan istediği/beklediği tavır ve davranışları, bilfiil bu yaşadığı hayatın içinde müşahhaslaştırması, zor ve ulaşılmaz bir yerde değil, içinde bulunduğu koşullarla başat bir karşılık oluşturmasıdır. Yani hemen, şimdi. Metafizik âlemden bahsederken, teşbih imkânını harekete geçirmesi, onun aynı zamanda ilahi bir diyalektik (müteşabihen mesaniy 39/23) kullanarak "asr" (insanlığın 'kırk' yaş metaforu) olgusunu "kemal-zeval" bağlamında idraklere yaklaştırmasıdır. İnsanlık, artık vahyin gelmesini (nübüvvet) gerektirmeyecek bir "rüşd"e ulaşmış, (33/40) kendilerine indirilenin ne olduğunu ve bunu koruma yollarını kavramış, zeval yokuşunu inmeye başlamıştır. (28/88) Yaratılmış olmak, bunu varlık diliyle zaten kabul ve ikrar etmektir. (7/34)


                                                           DEVAMI>>>

 
  Bugün 54 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=