ANASAYFA

FORUM

UNUTULMAYANLAR

ZİYARETCİLER

AİLE

SERBEST KÜRSÜ

MEZHEP

İSLAMİ KONULAR

KLİP / MUZİK

RESİMLER


   
  FECR - Kur`an iklimine özlem..
  Tasavvuf ve Islam 2
 

Doğru, Her Yerde Doğrudur

d- Oryantalistlerden etkilenme meselesine gelince; hemen belirtelim ki, hikmet mü'minin yitik malıdır, onu nerede bulursa kendisi almaya daha lâyıktır [[1]]. Hikmetin doğuda veya batıda olması bir şeyi değiştirmez. Söyleyenin kendisi değil, söylenen şeyin doğru olup olmaması önemlidir. Mesela, yukarıdan beri Gazali'nin düşüncelerini eleştiriyoruz, ama aynı zamanda onun muhtelif İslami disiplinlere dair güzel eserleri de vardır Mesela batini tevillere karşı güzel sözlerini beğeniyor ve kullanıyoruz. Aynı şekilde Gazali'nin kitaplarında çok değerli bilgilerin bulunduğunu da söylüyoruz. Bu durum bütün insanlar için söz konusudur.

Oryantalistler de aynı şekildedir. Güzel bir şey söylemişlerse, elbette ondan faydalanır ve kullanılır. Nitekim bugün İslam âleminde ilim erbabının elinde bulunan İslami kaynakların önemli bir kısmını, hangi maksatla olursa olsun, oryantalistler tahkik ederek yayınlamışlardır. Bu kaynakları sofisinden radikaline kadar mûslûmanlar yeri geldiğinde kullanmaktadır. Yazdıkları kitaplar ve makaleler de aynı şekilde olup, müslüman aydınlar tarafından kullanılmakta ve doğrularından yararlanılmaktadır. Tasavvufu eleştirenlerin oryantalistlerin etkisinde kaldıklarını söyleyerek gerçekleri görmezlikten gelmenin bir yararı yoktur. Bir doğruyu oryantalist söyleyebildiği kadar bizler de söyleyebilmeliyiz. Yanlış olan bir şeyi oryantalist görebildiği kadar bizler de görmeli, emri bi'l-maruf ve nehyi ani'l-münker görevimizi yapmalıyız.

 

Şüphesiz oryantalistlerin büyük bir kısmının İslam'ın ve müslümanların dostu olmadığını biliyoruz. Bunların başında da, İslam kültürünün yumuşak karnı gördükleri için olsa gerek, en fazla tasavvufla ilgilenen Massignon, Goldziher, Nicholson gibileri gelmektedir. Kitabımda bunlardan yapılan referans üç-beşi geçmez. Fazla olsa bile, benim için bir şey değişmez.

Şu bir gerçektir ki, İslam'ın amansız düşmanı oryantalistlerin söylediklerinin İslam ve müslümanlar için Hallaç, İbn Arabi ve benzerlerinin söyledikleri kadar tehlike oluşturmamaktadır. Çünkü oryantalistler küfür dünyalarından kendi inançları adına konuşurken, Hallaç, İbn Arabi gibileri İslam adına konuşmakta, İslam toplumunun seçkinleri olarak seslenmekte ve zirve müslümanlar olarak insanların karşısında çıkmaktadırlar. Kısaca sayılan bu insanlar sûret-i haktan görünerek İslam anlayışında en büyük tahribatı yapmaktadırlar. Ayrıca, oryantalistlerin söylediklerini müslümanlar arasında pazarlayanların sayısı bir avuç iken, diğerlerinin pazarlayıcıları oldukça fazladır.

Çok yadırgadığım bir durum vardır. O da, vahdet-i vücud hakikat-ı muhammediye, insan-ı kâmil, hulul gibi anlayışların İslam dışı olduğunu azılı İslam düşmanı oryantalistler kavradığı halde, Allah'ın yakınları ve dostları olduklarını iddia eden sûfilerin bir türlü kavramamasıdır. Özellikle felsefi tasavvufun İslam dışı kaynaklara dayandığını oryantalistler gördüğü halde, kalp gözleri açık evliyaullah olduklarını söyleyen tasavvufçuların bunu görmemesidir.

Sembol ve Mecaz Aldatmacası

e- Yukarıda da belirtildiği gibi, her bilim dalının kendine mahsus terimleri ve mecazi kullanımları vardır. Bunu herkes kabul ediyor. Tasavvufun da kendine mahsus kullandığı terimler ve mecazi ifadeler bulunmaktadır. Sakıncalı olan taraf bunun varlığı değil, bu terim ve mecaz ifadelerin İslam dışı içeriklerle doldurulmuş olmasıdır. Tasvip edilmeyen şey budur.

Hemen belirtelim ki, bu terimlerin bir kısmı İslam'ın tasvip ettiği terimler de değildir. Mesela meyhane edebiyatından aşk, şarap, sekr (sarhoşluk), kadeh, saki, rindan, raks, sema vb. İslam bunları ve benzerlerini hep olumsuz siyakta kullanmış ve sahiplerini yermiştir. Kuşeyri'nin Risalesi [[2]] de dahil olmak üzere ahval, makamat ve menakıb kitaplarının tümünde bu kelimeler kullanılmaktadır.

Tasavvufun terimlerinin sırlar ve mecaz olduğu da doğru değildir. Mesela İbn Arabi'nin şu sözlerinde acaba ne gibi bir sır veya bir sembol bulunmaktadır?:

  • "Arif, Allah'ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir"
  • "Putperestler arif billahdır",
  • "Cehennem artık sahiplerine ceza değil, tatlı olacaktır",
  • "Allah her şeydir ve neye ibadet edilirse, Allah 'a ibadet edilmiş olur",
  • "Her şey Allah olduğu için kulların Allah'tan başka taptıkları bütün şeyler de aslında Allah'tır. Bu ayrımı kullar uydurmuştur"[[3]],
  • "Hayal âleminde Allah'ı gördüm ve bütün söylediklerim ondandır"[[4]],
  • "Rüyada Rasulullah'ı gördüm ve Fusûsu'l-Hikem kitabını yazmamı emretti"[[5]],
  • "Size söylediklerimiz O'ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz, bizden sizedir'"[[6]].
  • "İbn Arabi, Kur'an ile onun Tanrı ehli dilinden tefsiri arasında bir fark görmemektedir. Nasıl Kur'an Allah'ın sözü olduğu için önünden ve sonundan onu hükümsüz kılacak bir şey gelmezse, hakikat adamlarının tefsirlerini hükümsüz kılacak bir şey gelmeyecektir. Çünkü o tefsirler, onların kalplerine Allah'tan doğmuştur.
  • Allah bazı kullarına bizzat ilhamı ile öğretmiştir. "Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona iyilik ve kötülüğü ilham edene and olsun" buyurmuştur. Kitabın aslı nasıl Allah'tan peygamberlerinin kalplerine indirilmişse, mânâsı da öyle bazı mü'minlerin kalplerine indirilmiştir. Böylece aslı gibi şerhi de Allah tarafından indirilmiş olur"[[7]]

Acaba Abdulkerim el-Cili'nin şu sözlerinde ne gibi semboller ve mecazlar vardır?

["İki âlemde de mülk benimdir, ikisinde de benden başkasını görmedim ki, iyiliğini umayım, yahut kendisinden korkayım".Benden öncesini de görmedim ki, onun şanına yetişeyim, sonrasını da görmedim ki, mânâsını geçeyim. Kemal çeşitlerinin hepsine sahibim, ben küllün celâlinin cemâliyim. Ben ondan başkası değilim. Gördüğün ne kadar maden, bitki, hayvan, seciyyeleriyle insan... İşte onların tümü benim, hepsi benim görünüşümdür. Hakikatinde tecelli eden o değil, benim"][[8]].

["Allah bu dinlerde isim ve sıfatlarının hakikatlerini izhar etti. Bu dinlerin hepsinde zâtı ile tecelli etti. Bütün zümreler ona ibadet ettiler. Kafirler onun zâtına ibadet ettiler. Çünkü yüce Allah bütün âlemin varlığının hakikatidir. Kafirler de o varlığın cümlesinden olup, Allah onların hakikati olduğu için (başka) rablerinin olmasını inkar ettiler. Çünkü Allah onların hakikatidir"] [[9]]

[Allah mutlak rab olup, kendisinin rabbi yoktur. Zatları iktiza ettiği için ona ibadet ettiler ki, Allah zatlarının aynısıdır. Onlardan putlara tapanlar da, hulul ve karışma olmaksızın, kemâliyle varlığın her ferdinin zerrelerinde bulunan Allah'a tapmış oldular. Allah putperestlerin taptığı o putların hakikati olmuştur. Putlara ibadet edenler ancak Allah'a ibadet etmişlerdir.

Bu ibadet için Allah onların niyet ve bilgilerine muhtaç değildir. (Onların bunu bilerek ve niyet ederek yapıp yapmamaları önemli değildir). Uzun müddet bu gizli kalsa bile, gerçekleşmekte olduğu gibi, mutlaka açığa çıkacaktır. Nefislerinde Hakka uymalarının sırrı budur. Çünkü kalpleri hayrın bu işte olduğunu kendilerine söylemiştir. Böylece inançları bu işin hakikati üzerine kurulmuştur. Zaten Allah, kulunun kendisini zannettiği gibidir. Nitekim Rasulullah "Müftüler sana fetva verseler bile, sen kalbine danış" demiştir ][[10]].

["Allah, Muhammed'in nefsini zatından yarattı. Allah'ın zatı iki zıddı taşımaktadır. Daha önce açıklandığı gibi, yüce melekleri Muhammed'in cemal, nur ve hidayet sıfatlarından yarattı. İblis ve tâbilerini de Muhammed'in celâl, karanlık ve dalâlet sıfatlarından yarattı. İblis'in adı Azazil idi. Yaratıklar yaratılmadan önce, Allah'a şu kadar bin sene ibadet etmişti. Allah ona "Ey Azazil! Benden başkasına ibadet etme" demişti. Allah Adem'i yaratıp meleklerin ona secde etmelerini emredince, İblis ne yapacağını şaşırdı. Adem'e secde edecek olursa, Allah'tan başkasına ibadet etmiş olacağını sandı. Oysa, Allah'ın emriyle secde eden kişinin Allah'a secde etmiş olacağını bilmedi"][[11]].

["Görmüyor musun, Muhammed, eş-Şibli[[12]] suretinde görününce, Şibli yanındaki öğrencisine "Şehadet ederim ki, ben Allah'ın rasulüyüm" dedi. Öğrenci keşf sahibi olduğu için Muhammedi tanıdı ve Şibli'ye "Senin Allah'ın rasulü olduğuna şehadet ederim" dedi. Bu inkar edilmez bir şeydir"][[13]].

["Cehennem ehli cehennemden öyle bir lezzet alırlar ki, savaşmak için yaratılmış olan kişilerin savaş ve çarpışmadan duydukları lezzete benzer. İnsanlardan öylelerini gördük ki, acı çektiklerini bildikleri halde savaş ve çarpışmadan lezzet duymaktadırlar. Ancak nefiste saklı bulunan rubûbiyet onları buna sevk etmektedir.

Cehennem ehli, uyuz olmuş kişinin kaşınırken aldığı zevk gibi cehennemden zevk alırlar. Uyuz kişi vücudunu kaşırken kendini tırmalamasına rağmen, nasıl bundan zevk alıyorsa, cehennem ehli de öyle bir zevk almaktadır..."][[14]].

Allah için söyler misiniz, bu ifadelerde ne gibi sembol veya mecaz vardır? Bu ifadeleri ilkokul öğrencisi ile üniversite profesörü okuduğunda acaba farklı şeyler mi, yoksa aynı şeyler mi anlar?

Diğer taraftan, tasavvuf din ise, dinin en can alıcı konuları böyle mecaz ve sembollerle mi anlatılır? Yoksa bu tasavvuf dini yalnızca tasavvufçulara gelmiş ve ancak onların anlayabildiği bir şey midir?

 

Tasavvuf ve Bilimsellik

f- Öğke'nin ısmarlama suçlamalarından biri de, "Tasavvuf ve İslam" kitabının bilimsel araştırma metodundan uzak olması iddiasıdır. Doğrusu, bunu okurken, "Dinime dahleden bari müselman olsa" sözünü hatırlamamak elde değil. Bir kere dünyanın bütün meslek mensuplarının metod ve bilimsel araştırmadan söz etmeye hakkı olsa da, tasavvufu savunanların bundan söz etmeye hakları olmamalıdır. Çünkü Allah'ın ayetlerini işaretler ve batını yollarla zevklerine göre tevil ederek anlamlarını saptıran, hadisleri bilinen sened yolu ile değil, keşf ve ilhamla aldığını iddia eden, yukarıda Gazali'den verdiğimiz örnekte olduğu gibi, bilinen bilgi edinme yolları yerine halvet ve riyazatla kalbi arındırıp, levh-i mahfuz'dan bilgi aldığını söyleyen, özellikle menkıbe kitapları olmak üzere kitapları akıl ve nakil dışı her türlü hurafe ve uçtu-kaçtılarla dolu bulunan tasavvufçuların bilimsel araştırma metodlarından hiç mi hiç söz etmeye haklan olmamalıdır. Zaten tasavvufçular, bu işin söz değil, hal ve zevk olduğunu söylemiyorlar mı? Zevk ve halden ibaret olan bir şeyde hangi bilimsel metottan söz edilebilir.

Kitabın ilk baskısı olduğu için gerek tertip, gerekse tashih bakımından bir takım hataların bulunması mümkündür. İki yerde Hallaç ve benzerleri yerine İbn Arabi ve benzerlerinin yazılması gibi. Bunların düzeltilmesi için uyaran müslümanlardan Allah razı olsun.


[1] Bu ifade Tirmizi ve İbn Mace'de çok zayıf bir hadis olarak geçmektedir.

[2] Bakınız, Kuşeyri, Risale, 1/220, Zevk ve Şurb bölümü gibi.

[3]İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, Afifi Önsözü, 1/32,33,42.

[4] İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, Afifi Önsözü, 1/47,48, 56.

 

[5] İbn Arabi, a.g.e., 1/47

[6] İbn Arabi, a.g.e., 1/166.

[7] Doç. Dr. Süleyman Ateş, İşari Tefsir Okulu, 180, el-Futuhatu'l-Mekkiyye, 1/363-365'den naklen.

[8] Abdulkerim el-Cili, el-İnsanu'l-Kâmil, 1/19; el-Matbaatu'l-Ezheriyye el-Mısrıyye, 1316 h

[9] Yani, kendi şartları Allah'ın kendisi olduğu için, ayrıca bir rabbin olmasını kabul etmediler.

[10] Abdulkerim el-Cili, el-İnsanu'l-Kâmil, 2/76.

[11] el-Cili, a.g.e., 1/38.

[12] eş-Şibli, tasavvufun meşhurlarından biridir.

[13] el-Cili, a.g.e., 2/46.

[14] el-Cili, a.g.e., 2/33

 
  Bugün 43 ziyaretçi bizimle..  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=